·172 syf.··Beğendi
···Okunma: 18 Ocak 2025 00:06 İnsanoğlu Tanrı'nın varlığını düşünce yoluyla bulabilir miydi?
Hiçbir dinden ve inançtan haberdar olmadan, hiçbir yöntem bilmeden kişi teslimiyete ulaşabilir miydi?
Sana Şah damarından da yakın olan varlığa ulaşmak ne kadar zaman alırdı?
Böyle soruların cevabını aramak üzere yazılmış alegorik bir öykü Hay bin Yakzan. Felsefi düşüncenin bir hikayede vücut bulması, bir yöntem kitabı adeta.
Akla hiç gelmemiş sorular üzerine düşündürmesi, insanı zihninin sınırlarını zorlayacak duruma getirmesi ve akıcı bir anlatım sunmasıyla paha biçilmez bir eser.
Issız bir adada kendi türünden hiçbir canlıyı
görmeden yaşayan bir insanın kendini ve Rabb'ini
bilme yolculuğu. Bir anlam arayışı.
Kitabı büyük bir zevk ve iştahla okudum diyebilirim. Sorgulamanın, yorum ve çıkarımlar yapmanın sonra da hepsini alt üst eden sonuçlara varmanın garip hazzını yaşadım.
Bununla beraber kitapta aklıma takılan bir kaç noktadan da bahsetmek istiyorum.
(Spoiler içerebilir)
Örneğin, Hay bin Yakzan 'ın 50 sene boyunca hiçbir insana dahi rastalamamış olması ihtimal vermediğim bir durum oldu. Zira Absal'la beraber kıyıda bir süre beklemelerinin ardından gördükleri gemiyi nasıl olur da Hay yıllarca hiç görmez. Bu kadar gözlem yapan birinin bunu fark etmemiş olması mümkün değil.
Hadi varsayalım ki öyle oldu ve Hay hiçbir türdaşını tanımadan yalnızca doğayı ve hayvanları gözlemleyerek bir düşünce sistemi oluşturdu. Peki bu gözlemlerinde hayvanların çift yaratıldığına, cinselliğin varlığına ve canlıların çoğalabildiğine hiç mi şahitlik etmedi? Veya kendi cinselliğini hiç keşfetmemiş olması ne kadar olası? Bu konuya hikayede hiç değinilmemiş olması belki de eserin yazıldığı dönemle ilgilidir.
Bu gibi birçok soru aklımı kurcaladı durdu eseri okurken. Sanki ıssız bir adada doğdum ve süreci Hay ile beraber yaşamaya başladım.
Kimi yerde zihnim sürecin böyle ilerlemesine müsaade etmedi. Bir türlü mantığıma sığdıramadım Hay'ın katettiği mesafeyi. Zira diğer insanlar yokken, konuşmayı bile bilmezken nasıl olur da bir düşünce sistemi kurabiliyor ve bu yolla teslimiyete yani bir olana, tek varlığa ulaşabiliyordu?
İmkansız görünmesiyle beraber zaman zaman durup "Allah her şeye gücü yetendir." O halde Hay'a o idraki vermiş olması da olağandır derken buldum kendimi. Zihnimi bir paradoksa sürüklemiştim.
"Attığın zaman da sen atmamıştın, ancak Allah atmıştı."
Öyleyse her şey mümkündü ve Hay'a kendini bulduran da ancak Allah'tı. Akıl bahaneydi, düşünce sadece aracıydı. Nasıl ki okuma yazma bilmeyen, ümmi biri Rabb'ine birçok alimden daha yakîn olabiliyorsa Hay bin Yakzan da O'nu bulabilirdi.
Fakat bu zaten inançlı birinin varabileceği bir sonuç. Zaten paradoks da burada.
Bu benim düşüncelerim sonucu ulaştığım nokta oldu. Belki tekrar okusam farklı açılardan bakar çok daha farklı çıkarımlar yaparım. Zaten kitabı bu denli zenginleştiren de bu tarafı zannımca.
Sözün özü, batılı anlamda birçok eseri biliyorken kendi kültürümüzden olan bu kıymetli eserden bihaber olduğumuz için utanç duymamak elde değil. Zira Hay bin Yakzan bizim şimdide sözümona hayranı olduğumuz bir çok eserden daha derin ve yol gösteren bir anlatıma sahip.
Bu minvalde, kitabı okumanızı ve üzerine düşünmenizi şiddetle tavsiye ederim.
Okuyun, okutturun efendim.