Öncelikle çeviriye değinirsem, çeviriyi hiç beğenmedim, ingilizcesinden de chatgpt'den de yardım alarak okudum. Başları eğlenceli ve genelde asıl olay başlarda ve ortalarda dönüyor sonralara doğru Timaios daha teknik şeylerle uğraşıyor. İnsanın yaratılışından sonra platonik cisimler geliyor oradan sonra bırakabilirsiniz, bir de son 3 sayfa önemli. Ben de aşağıya özet bıraktım, benim yorumum da altında.
Genel özet
Kitapta genel olarak Timaios evrenin oluşumunu anlatıyor. Bir şey değişmeyen ve ebedi bir şey model alınarak yapılırsa o şey güzel olur diyor ve evrenin de güzel olduğu varsayımını yaparak değişmeyen ve ebedi olana bakılarak yapılmıştır diyor. Bu değişmeyen töz eide, idea, idealdir. Evren değişmeyen töze bakılarak yaratılmıştır ve değişendir. Yaratılmış tanrıların (göksel gezegenler) yaratımı da ateştendir fakat Tanrı bunları kendilerine olabildiğince benzeterek güzel yaratmıştır, bu tanrılar da insanı yaratmıştır insanın ruhu bu saf değişmeyen töz kalmadığı için değişen ve değişmeyen tözün birleşiminden bir derece eksik olarak yaratılmıştır. (Tanrı -> gökseller -> insan 42,sf51) Gökseller bu insanlara olabildiğince iyi rehber olmalı ve iyileştirmeli kaderleri olarak. Duygularına sahip olan insanlar iyi olacak ve ait olduğu göksele gidip mutlu olacaktı, kötü olanlar da dünyaya tekrardan gelecekti ve iyi olana kadar devam edecekti bu da bir hiyerarşik döngü içeriyor (erkek-kadın-hayvan) hayvanlardan da yere yakın olanlar toprağa (değişene) en yakın olduğu için en ezikleridir, Ruh işte böyle oluştu. Bunun dışında Khora da üçüncü bir form oluyor. Anne, Kaynak, Alıcı olarak üçe ayırıyor evrenin oluşumunu. Başlangıçta düzensiz değişen töz vardı ama kaos içindeydi sonra Tanrı bu değişen tözü düzenledi. Khora dediğimiz şekle sahip olmayan ama her şekle girebilen şey değişmeyen töz ile (platonik geometri, kaynak) şekillendirildi ve evren oluştu. Beden de evrendeki bu ateş, su, toprak, havadan oluştu ve dünya da bunlardan oluştuğu için insan dokunduğunda etkileşime girer ve duyu dediğimiz şeyi hissederiz, bu duyular o kadar arttığında artık insan gerçeği bulamaz (gerçek dediği de değişmeyen ideal form, platon kavramı bu idealin bilgisi ve gerçek düşünmeyle ulaşılabilecek şey, inancı da değişen dünyadan yapılan çıkarım olarak görüyor). İnsan ruhunu memnun etmek için felsefeyle bu gerçeğe ulaşmalıdır fakat bedenini de egzersiz yaparak ve yiyerek ihmal etmemelidir ikisinin orantısı olmalıdır bu denge bozulduğunda insan hastalanır. Kısacası bu kadardı, insan ruhunun içinde de akıl vardır evrenin içinde de ruh vardır ve ruh değişmeyenle değişen arasında bir köprüdür dolayısıyla insan her zaman gerçeği aramalıdır değişene yani görülene çok odaklanırsa o zaman ölümlüye odaklanmış olur fakat gerçeğe yani değişmeyene odaklanırsa bir o kadar ölümsüzleşir. Değişenler ve duyular güvenilmezdir (bkz. mağara alegorisi) o yüzden insan ruhunu arındırmalıdır yani bu duyuları hakimi altına almalıdır, kötülükten uzaklaşmalıdır ve erdemli olarak ideaya ulaşmalıdır, göklerin evladı olduğu için göke dönmelidir.
Yorumum
Felsefeye yönelttiği şeyler oldukça doğru insan gerçeği bulmayı her zaman denemelidir fakat ben bunu Platon'un dediği gibi materyal olarak söylemiyorum. Geometrik cisimlerin veya materyalin objektif bir ideali olmaz fakat diğer adalet, iyilik gibi soyut şeylerde bir ideal vardır ama burada da ideal aslında belirli bir ölçüte göre alınmalıdır örneğin herkese göre iyi mi? herkese göre özgürlük mü? hangisi daha iyi burada trolley problemindeki gibi bir durum devreye giriyor lakin bana göre temel şey herkesin bedensel ve zihinsel olarak özgürlüğünü yaşayabilmesidir, neyse bu uzun hikaye. Evrenin yaradılışına gelirsek örnek alınması gerekilen model derken aslında oldukça zihnin yapısına dair güzel bir çıkarım yapıyor, deneyimsiz bir şeyin yaratılamayacağını biliyor burada zanaatkarın işlemini yaratmak olarak alıyor bence çok doğru bir çıkarım fakat burada zanaatkara olan ihtiyaç ve aklın buradaki önemi de sorgulanmalıdır lakin Platon'un buradaki en büyük sorunu değişmeyen tözü ezeli ve ebedi olarak almasıdır. Modern teolojide de bunun yerini Tanrı alıyor, burada o örnek alınması gerekilen şeyin zincirini Platon böyle savuşturmuşa benziyor. Bense henüz üzerinde tamamen bir kanıya varmadığımı belirtmekle ilk olan şeyin orijinalliğinin akılla verilemeyeceği kanısına varıyorum (ki burada sanırım Platon ile aynı fikirdeyiz ki zanaatkar değişmeyeni yaratamadı) bundan ötürü ilk olan şey en basit olan olmalı ve doğasından bölünerek saf rastgelelik ile buradan türemelidir burada rastgelelikten kastım akla dayanan bir şey değil, aklı da yaratan saf rastgelelik. Burada düşündüğüm rastgelelelik determinizmin tam zıttı, kuantum mekaniği bana ilham oldu bu çıkarımda. Bu rastgeleliği açıklamak gerekirse, bir en basit bütün şey düşünün bölünerek yeterli sayıya (veya sonsuz) ulaştığında bir rastgele dizilime girsinler. Örneğin birkaç noktanın yan yana gelerek bir çubuğu veya elipsi veya tanımlanmayan bir şekli oluşturması gibi, bu dizilim gerçekleşirken ihtiyaç olan şey akıl değildir çünkü bu rastgele gerçekleşir yani noktalar yan yana dizilirken çubuk olmak için, bu amaçla dizilmiyor, rastgele dizilerek çubuğu oluşturuyorlar; elipsin dizilme şekliyle çubuğun dizilme şekli arasında hiçbir farkı yok ve bu dizilim için bir zihne ihtiyaç yok daha doğrusu bir zihnin olup olmaması bunu değiştirmez çünkü zihin bunu dizdiğinde dizerken bir amaca, öngörüye -yani çubuğun şekline- sahip olur ve ona göre dizer fakat bunu dizebilmesi için o öngörüye sahip olması gerekir dolayısıyla da çubuk zihinde önceden oluşmuş olmalıdır yani çubuk önce gelendir, elde edeceğiniz şey için elde etmek istediğiniz şeye ihtiyacınız varsa yaratmış olmazsınız, elde edeceğiniz şey önce gelmiş olur. Yani zihnin burada hiçbir yetisi yok. İnsan zihni de böyle oluştu zaten, rastgele taşı taşa vurdu ve taşı taşa vurduğunda sivrileceğini öğrendi; taşı taşa vururken sivrileceğini bilmiyordu. Her neyse sonuç olarak ben böyle açıkladım, yaratım denen ne olduğu belirsiz tanıma saf rastgelelik dedim ve neden zihin ile yaratımı elde edemeyeceğimizi bu şekilde açıkladım.