Üç Anadolu Efsanesi isimli bu kitapta 3 tane efsaneden bahsediliyor. Köroğlu, Karacaoğlan ve Alageyik. 23 yaşıma geldim ve hala bu efsaneleri uzaktan yakından bilmemek benim ayıbım. Yaşar Kemal ise bütün bu efsaneleri sanırsam biraz da kendisinden katarak derlemiş ve daha bir çırpıda okunabilecek, başı ve sonu olan hikayeler haline getirmiş. Bu sebepten ötürü tarzı çok beğendim. Şimdi bu efsaneleri anlamak isteseniz öyle bir kitap yok okuyup hemen anlayasınız. İnternetten araştırsanız ayrı bela. Ancak bu senaryolaştırılmış, destandan ve efsaneden çok bir öykü gibi hissettiren hikayeler kesinlikle efsaneler hakkında fikir sahibi olmanızı sağlayacaktır diye düşünüyorum. Sonuçta yaşadığımız coğrafyaya ait mitlerden haberdar olmamız gerekiyor. Her halkın kendine ait kültürleri, bu kültürlerinde hikayeleri vardır. Bunlar da bizim hikayelerimiz.
Teker teker biraz bakacak olursak da öncelikle Köroğlu var. Öyle ya da böyle Köroğlu ismini herkes bir yerlerden duymuşutur. Ben sadece YKS sınavına çalışırken Köroğlu diye birini görmüştüm, önemli bir kaç şeyi ezberleyip geçmiştim. Karacaoğlan da aynı şekilde. Bunları kişi sanıyordum. Kitabı bitirdikten sonra ise elbette araştırdım. Bazıları bu efsanenin aynı kişiden olduğunu söylereken bazıları ise şairin bu efsaneye binaen mahlası kullandığını söylemiş. Muhtemelen ikincisidir çünkü bahsedilen efsane baya eskiye dayanıyor gibi. Son zamanlarda kitaplarda sık sık gördüğüm seyislerden biri Köroğlu ve babası. Hikaye babasıyla başlıyor ve Köroğlu ile devam ediyor. Burada bir nesil aktarımı var ancak düşmanlar olarak yok. En sevdiğim şeylerden biri karakterlerin düşmanlıklarının biz farkında olmadan bir nesil daha devam etmesidir. Atıyorum Ezel’de Ramiz Kenan kapışmasının sonradan Ezel Cengiz olarak devam etmesi falan filan. Ki orada ters bir ilişki olduğu için daha da güzeldi. Ya da Void-Skull Knight ve Griffith-Guts gibi. Ama kitapta böyle bir şey olmadı. Her ne kadar destandan uzaklaşılıp hikayeye geçilse de atların mistikliği falandır filandır derken efsane kısmından da vazgeçilmemiş. Atların çok önemli olduğu bir hikaye. O kadar önemli ki Köroğlu’nun babası ona hayatta her zaman önceliğinin atı olması gerektiğini söylüyor ve burada eşinden de büyük bir öncelikten bahsediyoruz. Şahsen benim çok hoşuma gitti. Özellikle içinde yaşadığımız noktada okuyucuya farklı bir bakış açısı katacaktır diye düşünüyorum. Atlar, arabalarının yerini aldığı bir binekten çok insanlar için çok daha farklı bir yer sahini hayatlarında ve bu çok hoş. Benim hikayede beğenmediğim kısım ise Köroğlu’nun intikam almasının tamamen hikayede olmaması. Sevdiği kadını kapıyor gidiyor, bir eşkiyadan kaleyi emanet alıyor falan filan her şey güzel derken hikaye bitiyor. Sanırım hikaye çok güzelken bitirmek istedi yazar çünkü öteki türlüsünü anlamıyorum. Ya da normal destanda intikam kısmı yok, ya da intikam direkt içermemesi daha iyi derken hikaye bitmemiş gibi hissettim. Yani tam her şey başlamak üzereyken bir anda bitmiş gibiydi.
Karacaoğlan ilk hikayeye göre daha az destansı ögeler içerisinde de yine günümüzde göremeyeceğimiz olaylar yer alıyor. Çok da ilginçleşmiyor gibi hikaye. Genelde destanlar daha macera gibi hissettirmeli, düşüşler ve çıkışlar olmalı derken hikayenin biraz da aşka bağlanmasıyla Köroğlu’ndaki gelişmeyi bu hikayede göremiyoruz. Daha çok romantik bir hikaye. Ve saçma bir sonu var. Yani böyle bitmesi adına rastgele yazılmış bir son gibi. Ben bu hikayeyi beğenmedim açıkçası. Zaten aşk dışında pek bir şey işlemedikten sonra kadının yaptığı çok ilginç şeyden sonra her romantik kurgunun tıkandaktan sonra yaptığı “hadi birbirimizle iletişim kurmayıp başka yerlere gidelim” tribi yüzünden hikaye saçma sapan bitiyor.
Neyse ki Alageyik var. Bu da güzel bir hikaye bence. Az önceki olayı saçma bulup buradaki adamın gerdek gecesi geyik avlamaya gitmesini saçma bulmadığım doğrudur. Adamın yaptığı şey gayet normal. İnsanlardan neler duyduğumu tahmin bile edemezsiniz. Böyle şeyler gayet yaygın görülen şeyler. Konu geyik avlamak olmasa da. Elbette o zamanlar görülmesi daha nadir ancak bu arkadaşın ne kadar büyük bir geyik avcısı olduğu bize iyi anlatıldığı için sorun yok. Adam geyik avlarken eşini alıyorlar. Tüm şehir bir şey demiyor. Bir kadın çıkıyor falan derken kadının da ava gelmesiyle falan filan çok eğlenceli ve saran bir hikaye. Sonu da muhteşem bence. Başı sonu olan güzel bir hikaye. Bu hikayedeki problem ise bence Alageyik’in bir yerlerde olmaması. Sadece bir kaç kere görüyoruz ve onda da asla ulaşılamıyor. Efsanenin adı Alageyik olunca daha çok görürüz diye düşündüm ancak yok yani. İsmi biraz saçma olmuş diye düşündüm. Mesela bu hikaye az önceki hikayeye göre çok daha iyi bir aşk hikayesi. Alageyik de keşke biraz daha olsaydmış dedim ancak o kadar da değil.
Kitaplarda genelde sınıflara yer verilmesi ise tatlı olmuş kesinlikle. Genel temalar böyle ve bence bilinçli olarak buraya işaret edilmiş. Böyle olmasına rağmen genelde sırıtymıyor ve efsanelere olan bağlılığı da çok kaybetmemiş. Yazarı burada yaptığı önemli vurgular adına tebrik etmemek elde değil. Ancak karakterler genelde bu durumun farkına varmadan hikayeler bitiyor. Burada Kuyucaklı Yusuf’un sonundaki gibi bir hareket kesinlikle daha iyi olurdu ancak sanırım yazar yapay bir şekilde durmasın diye o kadar da göze vurmamış.
Yani bence bu coğrafyada yaşayan herkesin tüketmesi gereken bir kitap. Sevilip sevilmemesi tartışılır ancak bu destanları normal bir şekilde okumak için şu an bu kitap eldeki en iyi kaynak gibi duruyor. Üstelik hikayeler de güzel bence Karacaoğlan hariç.