ÜçlemeSamuel Beckett
Romanın geçtiği yer belirsizdir, ancak bu belirsizlik, yazar Samuel Beckett'ın doğum yeri olan İrlanda'nın etkisini hissettirmektedir. Mekânın soyutluğu, okuyucuda bir kaybolmuşluk hissi uyandırarak, karakterlerin içsel yolculuklarına odaklanmayı kolaylaştırmaktadır. Roman, iki farklı karakterin iç monologlarından oluşur; bu monologlar, karakterlerin zihinsel dünyalarını ve geçmişlerini keşfetmemizi sağlar. Öykü ilerledikçe, Molloy ve Jaques Moran adlı bu iki karakterin geçmişlerinin ve düşüncelerinin birbirine benzer olduğu görülür; aralarındaki tek fark isimleridir. Bu durum, insan deneyiminin evrenselliğini vurgularken, karakterlerin kimliklerine dair derin bir sorgulama yapma fırsatı sunar. Romandaki kısıtlı olay örgüsü, bu iki karakterin iç monologlarıyla anlatılmaktadır. İlk monolog, Molloy adında eski bir serserinin düşüncelerine dayanmaktadır. Molloy, artık annesinin evinde yaşamaktadır ve geçmişte bıraktığı şeyleri, özellikle de yaşadığı vedaları hatırlayarak "ölmeyi bitirmek" için yazmaktadır. Bu, Molloy'un içsel çatışmalarını ve yaşamına dair duyduğu pişmanlıkları yansıtan derin bir ifadedir. Molloy, annesini bulmak için geri dönmeden önceki yolculuğunu anlatmaktadır. Bu yolculuk, büyük ölçüde bisikletiyle gerçekleştirilmiştir. Ancak, bisiklet üzerinde dinlenmesi ahlaksızca bulunduğu için tutuklanır, fakat gayriresmî bir şekilde serbest bırakılır. Bu süreçte, isimsiz bir ülkede, isimsiz şehirler arasında dolaşırken, çeşitli garip karakterlerle karşılaşır. Örneğin, asası olan yaşlı bir adam, bir polis memuru, bir hayır kurumu çalışanı gibi figürler, Molloy'un hayatına dokunan anlık karşılaşmalardır. Ayrıca, bisikletiyle çarparak öldürdüğü köpeğin adını hatırlayamadığı sahibi ("Bayan Loy... ya da Lousse, unuttum, ilk adı Sophie gibi bir şeydi") ve âşık olduğu bir kadın ("Ruth ya da belki Edith") gibi ilişkiler, Molloy'un karmaşık psikolojik durumunu daha da derinleştirir. Molloy, bisikletini bırakıp herhangi bir yön belirlemeden yürümeye başlar ve ormanda kömür yakan "genç bir yaşlı adam"la karşılaştığında, içsel çatışmalarının bir tezahürü olarak bu adamı kafasına sertçe vurarak öldürür. Sonunda, onu bulunduğu odaya götüren biriyle karşılaşması, Molloy'un yaşamındaki belirsizlik ve karmaşanın bir simgesidir.
İkinci monolog, patronu olan gizemli Youdi tarafından Molloy'u bulmakla görevlendirilen Jaques Moran adındaki bir özel dedektife aittir. Moran, adı kendisiyle aynı olan inatçı oğlunu da yanına alarak yola çıkar. Kırlık alanda dolaşmaya başlasalar da, yolculukları kötü hava şartları, tükenen yiyecek kaynakları ve Moran'ın güçten düşmesiyle giderek zorlaşır. Oğlunu bisiklet satın almaya gönderen Moran, bu sırada aniden karşısında beliren bir adama rastlar. Bu noktada, romanın derinlemesine teolojik sorgulamalar yapmaya başladığı görülür; bu durum, Moran'ın zihninin karmaşık yapısını ve delirmeye başladığını gösterebilir. Evine geri getirilmiş olan perişan ve işe yaramaz durumdaki Moran, artık koltuk değnekleri kullanmaktadır. Romanın bu bölümünde, zaman zaman ortaya çıkan bir ses, Moran'a ne yapması gerektiğini söylemeye başlar. Bu ses, romanın sonunda Moran'ın rapor yazma sürecini anlatmasıyla birleşir; bu süreçte, ona oturup yazmaya başlamasını söylemiş ve ilk baştaki şu cümleleri yazdırmıştır. Moran'ın yaşadığı bu içsel çatışma ve karmaşa, okuyucuyu derin düşüncelere sevk ederken, aynı zamanda insanın varoluşuna dair sorgulamalar yapmaya teşvik eder.
Malone ölüyor
Malone, akıl hastanesinde ya da belki de bir hastanede, çıplak bir halde yatan yaşlı bir adamdır. Kendisi, hangi kuruma ait olduğunu tam olarak bilememektedir; bu belirsizlik, onun zihnindeki karmaşayı ve yaşadığı yerin gerçekliğini sorgulamasına neden olur. Kişisel eşyalarının çoğu, ona ait olan her şeyin büyük bir kısmı, hastane yönetimi tarafından elinden alınmıştır. Ancak, bazı değerli nesneleri gizlice saklamayı başarmıştır. Bu nesneler arasında bir egzersiz defteri, siperliği olmayan eski bir şapka ve bir kalem bulunmaktadır. Bu eşyalar, onun geçmişine dair bir bağ ve kendi kimliğini bulma çabasıdır. Malone, kendi durumu ile Sapo adında bir çocuğun durumu arasında gidip gelmektedir. Sapo'nun hikayesi, onun için bir tür yansıma gibidir. Sapo, zamanla bir adam haline gelir ve Malone, bu süreçte Sapo'nun adını Macmann olarak değiştirir. Macmann, ona göre gülünç bir isimdir; bu isim, Sapo'nun çocukluğunun ve masumiyetinin sona erdiğini simgeler. Kısa bir süre sonra, Malone, altı adamı öldürdüğünü itiraf eder. Ancak bu durum, onun için büyük bir olay değildir; özellikle de sonuncusunun, tamamen tanımadığı birinin, boynunu jiletle kesmesi gibi bir olayın, onun içsel karmaşası ve yaşadığı yerin gerçekliği içinde önemsiz olduğunu düşünmektedir. Sonunda, Macmann çamura düşer ve St. John's of God adlı bir kuruma götürülür. Bu kurum, onun için bir tür sığınak olmasına rağmen, aynı zamanda bir hapishane görevi de görmektedir. Orada, kendisine Moll adında yaşlı, kalın dudaklı bir hemşire atanır. Moll, kulağının her iki yanında İsa ile birlikte İyi Cuma günü çarmıha gerilen iki hırsızı temsil eden kemik haçlar taşımaktadır. Ayrıca, dişine İsa'yı temsil eden bir haç oyulmuştur. Bu semboller, Moll'un kendi inancını ve geçmişini yansıtır. İkisi, zamanla karmaşık bir cinsel ilişkiye sürüklenirler. Ancak, bu ilişki uzun sürmez; Moll bir süre sonra geri dönmez ve Macmann, onun öldüğünü öğrenir. Bu kayıp, onun için derin bir yalnızlık ve terk edilme hissi yaratır.
Yeni hemşire, Lemuel adında bir adamdır ve aralarında hemen bir düşmanlık doğar. Macmann, çeşitli sorunlarla boğuşurken, Lemuel onun elinden bir sopayı alır. Bu sopa, aslında Macmann'ın kendine olan güvenini ve bağımsızlığını simgeler. Lemuel ile olan çatışma, Macmann'ın kendi içsel çatışmaları ile birleşerek daha karmaşık bir hale gelir.
Romanın sonunda, Lemuel, beş tutukludan oluşan grubunu, bir hayırseverin parasıyla yakındaki bir adaya götürmekle görevlendirilir. Bu beş tutuklunun arasında Macmann ve diğer dört kişi bulunmaktadır. Malone, onları şöyle tarif eder: genç bir adam, Sakson adında birisi, şemsiyesi olan ufak ve zayıf bir adam ve "sakallı, biçimsiz bir dev." Lemuel, kurumdaki şeften "gezi çorbas
Adlandırılmayan
Adlandırılamayan, tamamen adlandırılmamış (muhtemelen adlandırılmamış) ve hareketsiz bir kahramanın bakış açısından kopuk bir monologdan oluşur. Bu monolog, anlatıcının karmaşık içsel dünyasını ve varoluşsal sorgulamalarını araştırır. Anlatıcının sergilediği farklı metaforlarla tasvir edilir; önce cenin pozisyonunda mevcutmuş, ardından derin bir cam kavanoza sıkışmış uzvsuz bir beden olarak betimlenir. Bu imge, hem özgürlükleri hem de izolasyonu simgeler. Son olarak, anlatıcı özelliksiz, yumurta benzeri bir yaratım olarak özellikler; bu durum, kimlik arayışının ve varoluşsal belirsizliğin bir varlığıdır. Roman, somut bir olay örgüsünden yoksundur; bunun yerine anlatıcının zihninde dönen düşünceleri ve anılar, gerçekliğin ortaya çıkan unsurlarıdır. Diğer karakterlerin varlığı, "Mahood" (eskiden "Basil"), "Madeleine" ve "Worm" gibi isimlerle anılsa da, bu karakterlerin gerçekten var olup olmadığı ya da anlatıcının kendisinin farklı özellikleri olup olmadığı belirsizdir. Bu, okuyucuya, anlatıcının zihnindeki çok merkezli gerçeklikleri sorgulama fırsatı sunuyor. Kahraman, aynı zamanda üçlemenin önceki iki romanındaki ana karakterlere ve Samuel Beckett'in daha önceki eserleri olan Murphy, Mercier ve Camier ile Watt'a da göndermelerde bulunur. Bu durum, anlatıcının varlığının varlığının ve hatıralarının karmaşıklığının bir ağ içinde şekillendiğini gösterir. Anlatıcının bu tutumu, dilin kendisiyle derin bir ilişki kurar; anlatıcı, "Ben kelimelerdeyim, kelimelerden yapılmışım, kayıtlı kelimelerden, gizli ne kayıtlı, mekandan da, havadan, duvarlardan, zeminden, tavandan, tüm kelimelerden, tüm dünyada burada, ben havayım, duvarlarım, birinin içine örülmüşüm, her şey teslim oluyor, oluyor , alçalıyor, akıyor…" biçimli ifadeleriyle, dilin ve sözcüklerin varoluşu nasıl şekillendiğini anlatıyor. Molloy'un yapısına benzer bir şekilde, The Unnamable, anlatıcının yaklaşık 13 sayfalık bir "önsöz" olarak tanımladığı kısımlarla başlıyor. Ardından romanın geri kalanını oluşturan tek bir uzun paragraf gelir. Paul Foster'a göre, "Bu romanın uzun paragrafı, bu amansızlığı, tüm çözümsüz [varoluşsal, ruhsal] ikilemi çıkarmak ve onu olduğu gibi ortaya çıkarmak için sürekli bir kararlılığı gösteren bir biçimdir." Bu yapı, okuyucuya, anlatıcının içsel çatışmalarını ve öğrendiklerinin daha fazlasını hissetme imkanı tanırken, aynı zamanda anlatımın sürekliliği ve yoğunluğu ile dikkat çeker. Anlatıcının monologu, hem bir sorgulamayı hem de bir sürecin sürecidir; bu süreç dil, kimlik, varlıklar ve gerçeklik unsurlarının sınırları zorlanır.