7/10
·214 syf.··
Beğendi
·
2024 26. kitabı
Köylü- aydın çatışması topraklarımızda her zaman hassas bir konu olmuştur ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu bu hassasiyet karşısında yanlış anlaşılmalara maruz kalmıştır lakin kendisi Yaban eserinde köylünün durumuna istinaden “Bunun sebebi, Türk aydını gene sensin! Bu viran ülkede bu yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun.” diyerek Türk aydınının köylü halka karşı olan tutumunu eleştirmiştir ve bu eleştirisini Yaban eserinin pek çok satırında görebiliriz. Buna istinaden yine Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun kaleme aldığı “Barbarların Yaktığı Köyler Ahalisine” yazısına değinerek Türk aydınının köylü halka olan tutumuna bir eleştiride bulunmak istiyorum. “Evet, buna inanınız! Biz ki tokuz, biz ki giyinmişiz; biz ki adalet dağıtanlar arasındayız, ruhumuz bin türlü gamla doludur! Hiç bilmediğiniz, görmediğiniz kederler, bizi, Eyyüb’ün etini kemiren kurtlar gibi kemiriyor. Bu temiz, rahat ve yumuşak örtüler altında şüphe, gurur, nahvet ve ihtiras denilen türlü türlü illetlerle şerha şerha kanayan bir derimiz var. Düşmanın hıncı, vahşeti sizin üstünüzden bir kaza gibi gelip geçti; fakat biz o hıncı, o düşmanı daima içimizde taşıyoruz. Durmadan yanıp, durmadan tutuşuyoruz; durmadan yağmaya, talana, durmadan eza ve hakarete maruzuz; her dakika doğrulup her dakika yıkılıyoruz. Ey yanmış tarlası üstünde beyaz sakalını yolan ihtiyar; ey, evladının mezar taşından başına yastık yapan ana; ey, geceleri, köpeklerle beraber uluyan aç çocuk; ey, bekareti iğrenç bir yara halinde kanayan genç kız, Allah cümlenizi bizim düştüğümüz dertten mesun eylesin!” Bu sözlerdeki acıya tüm samimiyetimle inanaraktan, şunları belirtmek istiyorum, köylünün, işçinin duymak istediği sözler refah içindeki insanların vicdanlarına verdikleri hesap değil, adalettir. Kütüphaneli evlerde, eğitimli ailelere, sıcak yuvalara, çamursuz yollara, kileri dolu mutfaklara ve hatta mutfağı olan evlere doğan, hayatında yaptıkları ilk iş kendi istekleri dahilinde diplomalarını aldıkları iş olan Türk aydınının nasıl hakkı olur ki köylü halk ile çatışmaya ve onu hor görmeye! Köylünün derdi, karnını doyurabilmek, çocuğunu açlıktan, soğuktan ve farelerden koruyabilmek için verdiği mücadeleyken nasıl entelektüelliği, felsefeyi, edebiyatı düşünebilir ki? Ana karakterimiz bir İstanbul çocuğu ve aydın olan Ahmet Celal tüm bu durumu en açık şekilde gözlemleyebilen bir konumda olmasına karşın nasıl köylüler onu bir yaban görüp kabullenemiyorsa kendisi de her fırsatta kendi tabiriyle “sosyal bir hayvan dahi olamamış, hayvandan hallice” köylülere adeta tiksinti ve aşağılamayla bakar. Türk aydınının bu tavrı kitapta o kadar gerçekçi yansıtılmıştır ki okurken günümüz aydınlarının halka karşı bir arpa boyu kadar yol katetemeyip hala üstenci olan bakışlarını Ahmet Celal’in sözlerinde görebilirsiniz. Aydın sınıf dahi gelişememişken Anadolu köylerinin gelişme göstermesi beklenemez. Fikrimce bu gelişmemişliğin ana sebebi ise aydın sınıf ile köylü sınıfının ortak noktası olan ataerkil sistendir. Eserde ataerkil zihniyeti hem köylülerin gözünden hem Ahmet Celal’in gözünden okuyoruz haliyle bu zihniyet, kendisine yakıştıramadığımızdan olsa gerek Ahmet Celal’de daha rahatsız edici. Salih Ağa’nın kambur oğlu, henüz on iki yaşlarında ve kör olan bir kız çocuğuna sataşıp onu taciz ederken aydınımız bu manzarayı “Hayatımda hiç bu kadar iğrenç derecede gülünç bir manzara görmedim.” diyerek bu manzarayı izlemekle kalıp, müdahale etmemiştir. Bu iğrenç duruma müdahale etmeyen aydınımız ilerleyen sayfalarda toprak için köyde herkesin korktuğu Salih Ağa’yı karşısına alıyor. Ahmet Celal’in kadınlar hususundaki tek vukuatı bu değil. Emine ile ilk karşılaştıkları an ve ilerleyen karşılaşmalarında, kadınların tacize uğradıklarında dahi suçlu kabul edildiği, adlarının çıktığı bir dönemde -ki bu dönem bitmiş değildir- Emine’yi taciz boyutunda rahatsız etmiş “Halam görür” diye yalvarmasına, rahatsızlığını belirtmesine karşın peşini bırakmamıştır. Aydınımız kadınlar hususundaki görüşlerini “… Kadının gerçekte, namert ve kancık olan tabiatı, öyle bir safhada, adeta öldürücü bir mahiyet alır.” diyerek belirtmiştir. Ataerkinin tek sonucu bunlar değildir. Köylünün Şeyh Yusuf karakterine olan biati, Salih Ağa’ya seslerini çıkartamamaları, Ahmet Celal’in köylüler için bir yaban olması ve hatta ülkelerin güç yarışı ile birbirlerine olan işkal ve savaşları ataerkinin getirisidir. Yaban hakkında yüreklerimize acı veren bir diğer husus ise bu yozlaşmış zihniyetin günümüzde varlığını en güçlü haliyle korumasıdır. Ne acı bir manzaradır ki düşman işgalinden kurtarılmış topraklarımız cehaletin işgalinden kurtulamamıştır. Günümüzde ne Şeyh Yusuflar bitmiştir ne halka iğrenerek bakan aydın sınıf işçinin, köylünün, halkın durumunda kendinde bir sorumluluk, suçluluk hissetmektedir. Aydın, üst sınıf amiyane tabirle kaymak tabaka sorumluluğunu, kendi payına düşen suçu hissedemiyorsa bunu hissettirmek halkın, köylünün görevidir. Nasıl ki eserimizde köylü, Salih Ağa’ya sesini çıkartamaz bugün de ağaların adları değişir ama halkın sessizliği aynıdır. Yaban, hayata hangi pencereden bakarsak bakalım ders çıkarabileceğimiz bir eser.
Siyaset&Toplum
YabanYakup Kadri Karaosmanoğlu · İletişim Yayınları · 202154,6bin okunma
·
81 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.