·225 syf.··Beğendi
···Okunma: 26 Ocak 2025 23:07 Genellikle, milliyetçilik fikrinin Fransız İhtilâli ile ortaya çıktığı söylenir ise de, tarih araştırmalarına baktığımızda, bu fikrin çok daha öncelerden var olduğunu ve olgunlaşarak Fransız İhtilâli ile ortaya çıktığını göstermektedir. Nitekim bir modern araştırmacı bunu şöyle vurgulamıştır: “Milliyetçilik Fransız İhtilâli’nin bir ürünü değildir. Fransız İhtilâli, XVIII. yüzyılda bir çok Avrupa ülkesinde var olan milliyetçilik akımlarının kitlesel anlamda ateşleyicisi olmuştur. Özellikle Fransa, Almanya ve Polonya’da politik bir anlatım olarak milliyetçilik düşünceleri bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren etkili olmuştur. Fransa’da dil birliği üzerine dayanan bir topluluğun millet olduğu eğilimi, XVII. yüzyılda bile genel olarak kabul edilen bir görüştür. Nitekim Fransız Akademi Sözlüğü’nde millet şöyle tanımlanıyordu: “Bir devletin tüm vatandaşları, aynı ülkede yaşayıp, aynı kurallara uyarlar, aynı dili konuşurlar."
(Zbigniev Brezinski, Kontrolden Çıkmış Dünya, Çev. Haluk Menemencioğlu, Ankara 1993, s. 23-24.)
* * *
Milliyetçilik nasıl ortaya çıktı?
Milletler'de, Millî şuur geliştikçe dine dayalı devletler ve krallıklar bir bir ortadan kalkmaya ve milletin hakları tartışılmaya başlanmıştır. Sonunda, Avrupa ülkeleri içinde millet birliğini en çok sağlayan Fransa’da, vatandaşların krala değil, millete ve millî devlete karşı sadakat borcu olduğu fikri yaygın hale gelmiştir. Fransız İhtilâli ile birlikte bu millî duygular açık bir şekilde yaşanmaya, millî bayrak, millî marş ve millî bayramlar resmen kutlanmaya başlanmıştır. Gençler açılan okullarda vatan ve millet duygusuyla yetiştirilmeye başlanmıştır.
Türklerde ise çok eskilere dayanan Türk milliyetçiliğinin temelinde beş unsur yatmaktadır. Bunlar; vatan, millet, töre (hukuk), dil ve istiklâldir. Temelini Hristiyan Batı kültürünün oluşturduğu Avrupa’daki milliyetçilik akımları, ilk çağlardan itibaren menfaat ve istismara dayanan, bencil ve sömürücülüğe yönelik akımlar olarak gelişmiştir. Türk milliyetçiliği başka dinlere ve kültürlere mensup insanlara gereken saygıyı ve hoşgörüyü göstermesine mukabil Batı milliyetçiliği bunun tam tersini yapmış, diğer dinleri ve kültürleri asimile etmeye çalışmıştır. Kendi dillerini ve dinlerini dikte ettirmenin yollarını aramışlardır. Rönesans ve Reform hareketleriyle eğitim ve öğrenme çağına giren, ekonomik ve teknik alanlarda ilerleme kaydeden Batılı devletler, Fransız İhtilâli’nin getirdiği hürriyet, eşitlik ve adalet fikirlerine rağmen az kalkınmış ülkelere yönelik sömürgecilik faaliyetlerine başladılar. Önceleri ekonomileri için ihtiyaç duydukları hammaddeleri temin amacıyla ticaret kolonileri kuran bu devletler, bir müddet sonra tüccarlarını korumak bahanesiyle asker göndererek o ülkeleri işgale başlamışlardır. Bu maksatla Asya, Afrika ve Amerika kıtalarında pek çok ülke işgal edilip kolonileştirilmiştir.
Daha sonra emperyalist milliyetçi çıkarların ihtiyaçları gündeme gelince I. Dünya Harbi’nin başlaması ile birlikte Osmanlı'da Rusların, İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların hem Hristiyan azınlıklara, hem de gayri Türk Müslümanlara yardım ve kışkırtmaları hızlandı. Batılı sömürgeci ülkelerin başlattığı bu ortak hücum on iki yıl kadar sürecektir.
Trablusgarp ve Balkan harpleriyle başlatılan, I.Dünya Harbi boyunca devam ettirilen ve 1923’te sona erecek olan bu savaşlarda Anadolu topraklarının, Haçlı Seferleri’nden sonra en çok kana boyandığı devir olacaktır. Kendilerinin yaptığı katliamlara ilâveten Ermenilere, Rumlara, Bulgarlara, Sırplara ve Yunanlılara yaptırdıkları katliamlarla Türk milletine tarihlerinin en büyük kayıplarını verdirmişlerdir. İşte, son derece acımasız ve bencil olan Hristiyan Batı’nın milliyetçi devletlerinin bu ortak saldırılarına karşı koymak ve Türk milletinin yaşama hakkını savunmak için Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarihin ender kaydettiği bir Millî Mücadele devrini başlatmışlardır.
İtilâf Devletleri ile İstanbul Hükümeti arasında imzalanan ve Türk milletinin tarih sahnesinden silinmesi gibi ağır şartları haiz olan Sevr Antlaşması’nın imzalanması, Saltanat rejimine karşı itimadı sarsmış, millet, vatanını ve istiklâlini koruma yolları aramaya başlamıştır. Gelişen millî duygular milleti topyekûn mücadeleye sevk etmiştir. İtilâf Devletleri’nin ve İstanbul Hükümeti’nin aleyhte propagandalarına rağmen, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlayan Millî Mücadele, yediden yetmişe milletin desteği ile başarıyla yoluna devam etmiştir.
Millî Mücadele yıllarının başarıyla tamamlanmasında Türkçülük ideolojisi en büyük rolü oynadığı için, Millî Mücadele bir nevi Türklüğün yeniden doğuşunu sağlamıştır.
Bugün biz, Atatürk’ün, akla, mantığa, hayatın gerçeklerine, ilme ve sağduyuya seslenen, hiçbir aşırılığa yer vermeyen ilkelerine, inkılâplarına ve onların uygulanmasına Atatürkçülük diyoruz.
Atatürkçülükte en önemli unsur, devlet yönetiminin millî irâde, yani milletin kendi kendini yönetme esasına (demokrasi) dayalı tam istiklâldir. Atatürk’ün Halkçılık ve Cumhuriyetçilik ilkeleri Türk milletine çağdaş demokratik bir hayatı açmıştır. Lâiklik ilkesi, Türk milletinin hukuka dayalı, din ve devlet işlerinin ayrı yürütüldüğü bir yaşam tarzına girmesini sağlamıştır. Devletçilik ve Milliyetçilik ilkeleri ise, Atatürkçülüğün millî hüviyetini, bağımsızlığını, devlet ve millet olarak bölünmezliğini ifade eder. Kısaca Atatürk ilkelerinden oluşan Atatürkçülük, Türk milletinin geri kalmışlığı yenme ve her alanda çağdaşlaşma mücadelesini simgeler.
Türk milliyetçiliği, teokratik devlete ve ümmetçi millet anlayışına karşıdır. Ayrıca, Türk milliyetçiliği anlayışı, hiçbir şekilde insanların dinî inançlarından vazgeçmelerini veya uzaklaşmalarını istemez. Kısaca, Türk milliyetçiliği, lâiklik ilkesiyle bağlantılıdır ve her türlü mezhep ayrımcılığını reddeder.
Atatürk’ün bütün kalbiyle benimsediği ve inançla savunduğu Türk milliyetçiliği, nasyonal-sosyalistlerin ırkçı yaklaşımını kesin şekilde reddeder. Zirâ Atatürk, ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, kültüre sahip bulunan; milletimizin ortak ideallerini benimseyen, kaderlerini Türk milletine bağlamış olan bütün Türk vatandaşlarını Türk kabul etmiştir. Türk milletini parçalamak isteyenlerin yaptığı ırkçı propagandayı şiddetle kınayan Atatürk, bu tip propagandaların “birkaç düşman âleti, gerici beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde kederlenmekten başka bir etki doğurmayacağını” belirtmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra yeniden hazırlanan 1924 Anayasası’nın 88.maddesinde “Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın, vatandaşlık itibariyle, Türk denir” ifâdesi kullanılarak Türk milliyetçiliğinin ve Türk kavramının bir ayrıcalık gütmediği vurgulanmıştır. Atatürk’ün altı ilkesinden biri olan “Milliyetçilik” ilkesi Anayasaya eklenirken bizim milliyetçiliğimizin “kan ve ırk milliyetçiliği”nden farklı olduğu “dar ve tekelci” olmadığı devlet adamları tarafından açık bir şekilde vurgulanmıştır. Muhakkak ki Atatürk, Türklerin sinesinden çıkmış en büyük Türk milliyetçisidir.
Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, Türk milletini köleliğe sürükleyen bir olgu değil, hürriyet ve demokrasiye götüren bir yoldur. Hiçbir lider O’nun kadar demokrat ve çağdaş olamamıştır. O’nun çağdaşları olan Lenin, Stalin, Hitler ve Mussolini’nin yalnız heykelleri değil, fikirleri ve ideolojileri de yıkıldı. Atatürk, yalnız Türk milletinin değil, bütün insanların kalbinde yaşıyor ve saygı ile anılıyor. Fikirleri Türk milletine rehber olmaya devam ediyor.
Türk milliyetçiliği herhangi bir kütle hareketi değildir. O bir millî harekettir. Yani ırkın vicdanının derinliklerinde yatan asıl melekelerin tehlike karşısında kolektif bir tahteşşuur kuvveti halinde zuhurudur. Millî hareketler bütün bir millet efradının derece derece iştirak ettiği bir hareket olmak itibariyle kütle hareketi, fakat mahiyeti, plânı, gayesi ve neticeleri itibariyle bir şef, bir yüksek şahsiyet eseridir. Bu şahsiyet, ırkının en seçme seciyelerini ve enerjisini benliğinde zübdeliyen ve bu suretle kollektif tahteşşuuru n timsali halini alan bir zeka ve bir irâde sentezi, bir kelime ile, bir dehadır. Bu dehadır ki, harekete manasını, gayesini ve plânını verir ve onu bir devlet nizamı haline koyar. İşte Türk millî hareketinin ve Türk milliyetçiliğinin bu dehası, Atatürk’tür. Millî benliğe inan ve güven veren, gayesini ve ülküsünü gösteren, hulasa millî şuurdan tarihe yeni bir devlet çıkaran Atatürk’tür. Asil ve temiz Türk kanının yarattığı bu büyük dahiye kurtardığı ve yükselttiği Türklük ile beraber insaniyet de minnettardır.
Milliyetçilik, basit bir duygu ve yalnız geleneklere bağlılık meselesi değil, doğrudan doğruya içtimai gerçeklerden kaynak alan ve sosyal hayatın bütün cephelerindeki belirtileri kesin çizgilerle tesbit edilmiş bir fikir sistemidir. Buna göre hem ilmidir, hem de, insan topluluklarının mütemadi gelişme hassasına uygun olarak, dinamik bir karaktere sahiptir. Türk milliyetçilik prensipleri de Türk millî gerçeklerinin ortaya koyduğu içtimai dinamizmin ilmi neticelerinden başka bir şey değildir. Bundan dolayı Türk milliyetçiliği Türk milleti var oldukça yaşayacak ve büyük milletimizin medeni hamlelerinde biricik itici kuvvet olacaktır.