Gönderi

9/10
·111 syf.··
Beğendi
·
2018 3. kitabı
·
53 günde okudu
·
Okunma: 15 Ocak 2018 00:28
Albert Camus'nün 1942 yılında yazdığı, Türkçeye yabancı olarak çevrilen kitap. Yazının devamı spoiler içeriyor. Hikaye, Meursault adında, asosyal bir adamın hayatıyla başlıyor. Camus, Meursault'nun işi ve komşularıyla olan ilişkileri üzerinde bir hayli duruyor. Bir zaman sonra Meursault'nun hayatındaki tek varlığı olan annesi hayatını kaybediyor ve Meursault yaşantısına kaldığı yerden, eskisi gibi devam ediyor. Camus, kitabın yaklaşık dörtte üçünde Meursault'nun asosyal yaşamına dair detaylı bir anlatım yapıyor. Kız arkadaşı Marie ile olan bağıl fakat tek taraflı ilişkisine dair ayrıntılara giriyor. Kitabın epey uzun bir şekilde detaylı ve olaylardan uzak geçmesi Camus'nün bilerek gerçekleştirdiği bir tutum. Bir gün Meursault; Marie ve birkaç arkadaşı ile birlikte Cezayir'de tatil yapıyorken çok sıradan bir olay esnasında bir Arabı öldürüyor. Kitabın ikinci bölüme geçişi ise burada oluyor. Camus, okuyucuyu bu anda hiç beklenmedik bir kadere doğru sürüklüyor. Sıradan bir adamın sıradan yaşamı, büyük bir yıkımla değişiyor. Aslında Camus burada, kitabın baş karakteri Meursault'nun kendine olan yabancılığına ağırlık veriyor. Meursault'nun hapishane günlerinde Albert Camus'nün yaptığı tespit ve çıkarımların mutlaka okunması gerekir. "Her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz." Zaman, özgürlük, sevgi, sınırlılık ve var olmak üzerine düşünceler Meursault tarafından hapishane duvarlarına muazzam bir şekilde savruluyor. "Esaretin içinde de bir özgürlük vardır nasılsa." Yargılama sürecinde hakim ile Meursault arasında gerçekleşen diyaloglar aslında Albert Camus'nün karşı olduğu fikirleri de çok iyi betimliyor. Meursault, işlediği suçtan dolayı değil, kişiliğinden dolayı yargılanmaya başlıyor. Annesi öldükten sonra gülümsemesi, tatile gitmesi, komik bir tiyatro oyununda bulunması hakim tarafından Meursault'nun önüne koyuluyor. Sanki kendisi değil, kendisinden başka 'yabancı' bir insan sorgulanıyor. Meursault, gün geçtikte daha büyük bir karanlığa sürükleniyor. Fakat kendisini ziyarete gelen kız arkadaşı Marie, hapishaneden çıktıktan sonra kendisiyle evlenmek istediğini söylüyor. Meursault'nun avukatı ise davanın kesinlikle kazanılacağını ve kendisinin serbest bırakılacağını söylüyor. Meursault, asosyal kişiliğinden çıkıp duygularını hissettiği, sosyal bir insan olmaya başladığı zamanlarda yargılama tamamlanıyor ve nihai karar için toplanılıyor. Meursault'ya hiç beklenmedik bir biçimde idam cezası verildiği açıklanıyor. Bu anda Meursault'nun ve bence kitabı yaşayarak okuyan okuyucunun içine büyük bir karanlık ve hüzün doluyor. "Yıllardan beri ilk defa içimde, aptalca bir ağlama arzusu uyandı, çünkü bütün bu insanların benden ne kadar nefret ettiklerini hissetmiştim." Korkmak duygusuna ilk kez bu kadar yakından bakıyor Meursault. İç düşünceleri beynini kemirecek gibi oluyor. "Keşke idam sırasında o düzenekten kurtulup kaçan insanların hikayelerini daha dikkatli okusaydım." diye iç geçiriyor. "Polis kordonunu yarmış idam mahkumları var mıdır diye kim bilir kaç defa sordum kendi kendime." Giyotin eğer işini iyi yapamazsa canının daha fazla yanacağını, bu yüzden kendisini parçalayacak olan makinenin sorumluluğunu yerine getirmesini diliyor. Son günlerini yaşayan Meursault'nun yanına bir papaz gönderiliyor fakat Meursault kendisini reddediyor, bu kısımlar Camus'nün inanç sistemini de dışavuruyor. "Karşımda dimdik durarak ve beni yüreklendirerek, Tanrı'ya inanıp inanmadığımı sordu. Hayır, dedim. Hoşnutsuzluk içinde yerine oturdu. Bunun mümkün olmadığını, her insanın, hatta ondan yüz çevirenlerin bile Tanrı'ya inandığını söyledi bana. O böyle inanıyordu, bundan bir an bile şüphe etse hayatının anlamı kalmayacaktı." Meursault, dendisini çağıracak olan ölüm memurlarının seslerini duymaya çalışmaktan gecelerce uyuyamıyor, ufak tefek var olan sevgisi de nefrete dönüşüyordu. Kendi olarak değil, hakim tarafından aşağılanan bir yabancı olarak yargılanıyordu. Albert Camus, kitabın sonunda cümlelerini, ilk bölümlerinde hiç olmadığı kadar can acıtarak diziyor, okurun iç dünyasını adeta ele geçiriyor. Satır aralarına "ne demek istediğimi anlıyor musunuz?" dercesine koyuyor virgüllerini ve Camus, bilerek ve isteyerek Meursault'yu ölüme bırakıyor. "Herkes bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir, aslında 30 ya da 70 yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim, çünkü her iki halde de gayet tabii olarak başka erkekler ve kadınlar yine yaşayacaklar ve bu binlerce yıl devam edecektir. İnsan madem ölecektir, bunun nasıl ve ne zaman olacağının önemi yoktur." Bu sözler Camus'nün 'absürt/`saçma felsefesi`nin dışavurumudur. Burada Camus'nün amacı, hayatın anlamsızlığını dile getirmektir: saçma da olsa yaşıyor olmanın ve yaşam içerisindeki eylemlerden dolayı öldürülecek olmanın, özetle, "var olmanın" saçmalığıdır. Büyük yıkımlar, güzel yaşamlar, hayalini kurulmuş gerçekler, ölümler; saçmadır. Meursault'nun boşu boşuna ölüyor olmasının okuyucuda yarattığı etkinin değeri ve karşılığıdır bu saçmalık. Kitaba bu açıdan yaklaşıldığında, Camus istediğini tertemiz gerçekleştirmiştir. Söylemek istedikleri, okuyucu tarafından sadece okunmamış, okuyucunun yüreğinde hissedilmiştir de. Öyle ki; hakim, 'yabancıya' neden o insanı öldürdünüz diye sorduğunda Meursault: "Güneş yüzünden öldürdüm." demiştir. Meursault, niçin böyle cevap verdiğini kendisi de bilmiyordur.
Edebiyat
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,1bin okunma
·
32 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Annesi bakım evindeydi, yanlış hatırlıyorsunuz...
Hakan Ertürk
Gönderi Sahibi
Uyarı için teşekkür ederim, düzelttim.