Anna Ogilvy, yirmi beş yaşında genç bir yazardır. Bir yaz gecesi, ortada hiçbir neden yokken iki kişiyi bıçaklayarak öldürür ve o andan sonra da daldığı uykudan bir daha uyanmaz. Magazin tarafından “Uyuyan Güzel” olarak adlandırılan Anna'nın durumu, nörologlar tarafından “vazgeçme sendromu” olarak bilinen nadir bir psikosomatik bozukluktur. Adli psikolog Dr. Benedict Prince ise uykuda gerçekleştirilen cinayetler konusunda uzman bir isimdir. Makalesinde bahsettiği yöntemler bir şekilde Adalet Bakanlığı’nın dikkatini çeker ve Anna O.’yu uyandırmak üzere görevlendirilir.
Kitapta bahsi geçen Vazgeçme diğer adıyla Concorde Sendromunu bilmediğim için biraz araştırdım. Bu aylarca hatta yıllarca süren uyku durumunun, hastalara yapılan çeşitli tahlil, görüntüleme ve incelemelerde dahi herhangi bir anomali saptanmadan, zihin bütünlüğü bozulmadan, Pamuk prenses misali dış dünyadan soyutlanmaya yatkın bir tür ‘psikosomatik yanıtsızlık’ tablosu olarak değerlendirildiğini öğrendim. Yani bir nevi bilim temelli, uykudan hallice akıl tutulması diyebiliriz bence.
Dört yıldır kesintisiz uyuyan birini uyandırmak deveye hendek atlatmaktan zormuş meğer. Temelsiz rüya algoritmalarındansa -bir önceki paylaşıma ithafen- Akademik altyapısı sağlam uyku problemleri ya da uyurgezerlik teorileri her daim baş tacımız. Konu bu denli gizemli, ilginç ve vakur olunca kitap ilk sayfadan yakaladı beni ve sonuna kadar da kendine bağladı. Hikayenin tam olarak içinde, hatta Anna’nın odasında, Ben’in ensesindeymişim gibi hissettim. Yalnızca üç yüz sayfa boyunca beni yerime sabitleyip her dönemeçte enerjimi yükselten kurgunun son yüz sayfada da stabil kalmasını isterdim. Finale giden yol hem uzatılmış hem de gereksiz kafa karıştırıyor. Ama elbette bir hata onlarca doğruyu götürmüyor. Yazarın birikimi,