Yasak aşk diye yumuşatılan evlilik dışı aşk tabusunun tahkiye edildiği Cemile öykümeni dikkat çekici içeriğinin gölgesinde kalan mükemmel bir dil ve üsluba sahip. Tabiri caizse yatağında akıp denizlere ulaşan bir nehrin suyu gibi yumuşak, istikrarlı ve zevk veren bir anlatımı var.
Bahsi geçen aşk hikâyesi tabiatı itibariyle oldukça tartışmalı. Hikâyeye, yazarın sunduğu biçimin aksine bir aldatış olayı biçiminde ele almak da mümkün. Ancak teferruat anlamlı bir zincir gibi bağlandığında okurun asla onaylamamasına rağmen hüküm vermekten kaçındığı bir eser hâline gelmekte. Bu anlamda okurun yargılama sürecini tıkadığı için yazarı ayrıca başarılı buldum.
!! Heveskaçıran içerir:
Cemile; babası tarafından erkek gibi yetiştirilmiş, Kırgız toplumunun sessiz, dikkat çekmeyen, itaatkâr ve korunmaya muhtaç kadın imajına ters düşen bir kahramandır. Onu evliliğe götüren mesele de buradan kaynağını alır: Kocası Sadık “bir bahar günü düzenlenen at yarışlarında Cemile’ye yetişememiş” ve intikam almak için olmalı, onu kaçırıp nikâhına almıştır. Aslında ikinci bir dedikodu onların sevişerek evlendikleri üzerine ama Sadık’ın son sayfalarda görülen tavrında ona âşık olmadığı anlaşılmaktadır. Bir kızı beğenen erkeğin, begendiği genç kızın fikrini sormayıp yani teklif olmaksızın Türk kültüründeki “kocaya kaçma” ile alakasız, tabiri caizse bir “adam kaçırma” geleneğinin Kırgız kültüründe var olduğunu belirtelim. Yakın zamanda bir video izledim. Türkiye’de okuyan bir Kırgız genç kız videosunda aşağı yukarı şöyle bir şey anlatıyordu: Tatil için Kırgızistan’a döndüğünde anne babasının sokağa çıkmamasını yahut başkasının refakatiyle çıkmasını tembihliyormuş! Cemile’nin başına gelenin de bu olduğunu düşünüyorum. Cemile’nin de dört aylık birliktelik sonrası askere alınan Sadık’a özel bir ilgisi olup olmadığını da pek göremiyoruz. Ama evlenmeden önce nasıldıysa evlendikten sonra da öyle olması, Sadık’ı kocası olarak tam kabullenmediğini düşündürmektedir. Diğer yandan Sadık’ın kardeşi Seyyit de ağabeyi için kaba saba demektedir. Nitekim, “yasak aşk” vuku bulduktan sonra Sadık’ın sarhoşken söylediği şu sözü onun ne menem bir tip olduğunu anlatmaktadır: “Sırma saçlısını beş paralık bir erkeğe değişmem (71. syf.)”Velhasıl, sırf bir yarışmada bir kadına yenildi diye erkeklik şerefi zedelenen Sadık, erkekliğini kanıtlama hırsı ile onu kaçırmış ve nikâhına almış, diyebiliriz. Dolayısıyla Cemile'deki durumun bir benzerinin, karısını kabullenememe şeklinde Sadık'ta da mevcut olduğu düşünülebilir.
Okuma sürecindeki bu çerçeveden ötürü Cemile’nin kaçısını biraz “balık baştan kokar” ya da “rüzgâr eken fırtına biçer” olarak görüyorum. Yani evliliği ne kadar ahlaki ise kocasını bırakıp başkasıyla kaçması o kadar ahlakidir. Ancak itiraf etmek gerekirse bu atasözlerine ulaşmam tamamen öznel bir durum. Çünkü yazar bize Cemile’nin ruh halini neredeyse hiç vermemiştir. Var olan bu bilgi kırıntılarına, kadının kayınbiraderi Seyyit’in gözlemleri ile ulaşmaktayız.
Peki başka hiçbir sebep yok mu? Var! Yine bir atasözüne başvurmak gerekecek: Ateş olmayan yerden duman çıkmaz! Cemile yer yer basbayağı hafif meşrep bir kadın olarak görülmektedir. Evli bir kadın olmasına rağmen bir grup erkekle oynaştığı, onlara öpücük verdiği yerler. Burada kocasına karşı hiç sadakati yok muydu dersek ona da elbette vardır demeliyiz. Yazar bunu iki ayrı olayla okura gösteriyor: Sadık’ın iki yüzlü arkadaşı Osman harmanda onu sevişmeye davet ettiğinde Cemile onu sert bir şekilde reddediyor. İkinci olay ise Danyar’a âşık olduğunu fark ettiği gün onunla birlikte çalışmamak için iş sorumlusuna gidip çalışmayacağını söyler. Ancak savaş zamanıdır çalışmak mecburiyetindedir, her bir buğday cephedeki kocalara, kardeşlere ve oğullara gitmektedir. Yani, mesafe açılamayınca o yasak aşk denilen mefhumun gerçekleşmesi kaçınılmazdır.
Emin olunabilecek bir şey varsa o da çatışmayı doğuranın savaş ve ilgisizlik olduğudur. Bir yarışmanın intikamı ile aşkın olmadığı bir evliliğe mecbur edilmek şüphesiz ilgi ve sevgi eksikliğini doğurmuş olmalıdır. Bunun az ya da çok var olan sevgi bağının sönmesine neden olması yine bir gelenek yüzündendir denebilir: Askerden mektup gönderen Sadık, mektubunda eşi hakkında sadece “Karım Cemile’ye de selam ederim” yazmıştır. Bunun Sadık’ın kişisel tercihi olduğunu zannetmeyelim zira anlatıcı Seyyit şöyle demektedir:
Bir kimsenin ana-babası sağken, yakın akrabaları, köyün ileri gelenleri dururken, hepsinden önce karısının adını anmak, hele tutup onun adına mektup yazmak yakışık almaz, terbiyesizlik sayılırdı. Yalnız Sadık değil, kendine saygısı olan her erkek böyle yapardı. (21. syf.)
Bu nokta aslında dananın kuyruğunun koptuğu yerdir: Sadık’tan yine bir mektup gelir. Mektubu okuduktan sonra Cemile, umduğunu bulamaz ve yönünü sesi nedeniyle âşık olduğu topal Danyar’a çevirir. Böylece Seyyit’in yengesi ile çok yakıştırdığı Danyar’la kaçışı kesinleşir. Burada dikkat çekilmesi gereken bir husus var: Tüm âşık olma süreci suskunluk örtüsü ile gerçekleşti. Aralarında aşka, sevgiye dair adamakıllı hiçbir diyalog geçmedi, çok az temas oldu, başını omzuna dayamak gibi. Sadece bakışmalar, türküler ve arzu ile! Suskunluğun böylesi bir süreklilikle ama tekrara düşmeden anlatılması geçrekten kalemin gücüne bir işaret. Velhasıl, böylece yazar bizlere kendi kararlarını veren bir kadın portresini çizmiştir; ruhu özgür olan kadınların zoraki birlikteliklerle köleleştiremeyeceğini, geleneklerin her zaman olumlu ve iyi olmadığını iletir.
Açıkçası bu öykümende bir tabu, belki de katmerli bir tabu daha vardır: Kendi yengesine platonik bir biçimde âşık olan Seyyit. Ben bir okur olarak Cemile ile Danyar’ın kaçmasına bile sevindim diyebilirim. Başta, okurun yargılama sürecini tıkaması derken biraz da bunu kast etmiştim. Zira on beş yaş civarındaki Seyyit’in ona tutulup bir tür Gorki’nin Karşılıksız Bir Aşk’ındaki Petruşa’ya ya da Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu’sundaki Behlül’e dönüşmesini asla istemezdim. Zira kardeşlerin aynı kadın için düşmanlığı, vuku bulan hâlden daha trajik olacaktır. Hoş, al birini vur ötekine desek de hüküm yerini yadırgamayacaktır!
Dümenimizi aşk meselesinden kırıp kurgunun yapısına çevirirsek kesinlikle dikkat çekmek istediğim bir şey var: Başta epey bir yer verilen kayınvelidenin öykümenin sonuna kadar rafa kaldırılması meselesi. Onun da güçlü bir kadın olduğunu, hatta gelinini kendine benzediği için sevdiğini öğrendiğimiz kadının dedikodu kazanı olan köyde, Cemile’nin delikanlılarla oynaşıp nehre atıldığını, onlara öpücükler verdiğini bilmemesi acayip geldi bana. Bu yüzden Cemile’nin Aytmatov okumalarında ilk kitap olmaması okurun ilgisini sürdürmesi açısından yerinde olacaktır. Ama böylesi başarılı bir üsluba sahip öykümeni gözden de çıkarmamak gerekir.
Daha fazla içerik için yazı defterimi ziyâret edebilirsiniz:
evcimenkalem.wordpress.com