Ana karakterimiz Mürşit’in cephesinden Dünya karanlık bir kuyu. Mürşit okuyanları da elinden tutup ne olduğunu anlamadan o karanlık dipsiz kuyuya çekiyor. Kitabı beğendim mi? Çok beğendim. Fakat okuduğum süre boyunca karanlık bakış açısı düşüncelerimi biraz zehirledi. Hislerimi de öyle. İnsanın dünyaya bakıp güzel olan tek bir şey bile görememesi nasıl mümkün olabiliyor, kabullenmekte zorlandım gerçekten.
Madencinin dünyaya küskünlüğünü anlayabiliyorum. Karısının hayatla olan bağını elleriyle koparması, çocukluğunun o huzur dolu buharının bir anda uçup gitmesi derken içine düşmesi kaçınılmaz bir boşluk oluşmuş. Sanki diğer insanlarla aynı gezegene ait değiller gibi hissediyor Madenci ve Mürşit. Eğer kimsenin bilmediği kuyulara düşüyorlarsa ait olamamaları da normal zaten. Herkesin baktığı yere bakıp başka şeyler görüyorlar bu da onların laneti.
Mürşit’in geçmiş günahı taşıması zor bir yük elbet ama ben okurken onu zehirleyen şeyin günahından çok fazlası olduğunu hissettim. Sanki zaten yaşamaya mecbur bırakıldığı bu hayata illaki düşecek, düştüğü yere de tutunamayacak bir adama o günah bir vesile olmuş Dünyayla arasına mesafe koyarken.
Mürşit gözlemci. Her şeyi gözlüyor. Kafasının içinde değerlendiriyor, kınıyor, tiksiniyor, nadiren takdir ediyor… Fakat güçlü herhangi bir duygu hissetmiyor hiçbir şeye karşı. Öfkesi veya kızgınlıkları bile çok durgun, sakin, vazgeçmiş… Hayatla bağları öyle bir kopmuş ki sanki birisi ona, hiç tanımadığı bir memlekette ‘İki dakika şu dükkana bir bakar mısın hemen geliyorum’ diyerek gitmiş, ömür boyu dönmemiş, Mürşit’te orada ayaküstü kendisine ait olmayan bir yeri beklemiş hayatı boyunca. Öylesine sahiplenmiyor kendi hayatını.
Bu noktada kendi babasıyla ilişkisini değerlendirirken içten içe babasına olan kızgınlığının başka bir çeşidini oğluna yaşattığını hissettim. Çocuklarına babalık yapmıyor. Yani gerçek anlamda babalık. Ne istediklerini, ne hissettiklerini bilemeyecek kadar yabancı kendi evlatlarına ve buna rağmen oğlunun yanlışlarını, dönüşmeye başladığı insanı kınıyor. Kendi oğlunu başka rol modellerin insafına bırakan kendisi halbuki. Elbette Mürşit ‘Bu hayatı ben istemedim, babama bu oteli bana bırak demedim’ diyerek bu hissizliğin içinden çıkmaya çalışıyor ama öyle değil. En azından ben okuyucu olarak bu noktada Mürşit’e kızdım. Özgür, ‘Beni, yaşamak istemediğin bu hayata getiren de sensin’ diyebilirdi ona. Mürşit babasından bunları istememiş, Özgür ise istiyor. Babası Mürşit’i istemediği bir hayata itmiş, Mürşit oğlunu istediği hayatı yaşamak için çırpınmasını zavallıca buluyor. Elbette orda değerlendirdiği Özgür’ün eleştirdiği o insanlara benziyor oluşundan duyduğu üzüntü. Gitse bu şehirden dışarıdaki hayatı görse daha iyi onun için diyor. Fakat dediğim gibi oğluna iyi olan hiçbir şeyi verememiş ki… Kendi yapamadığını yapmasını bekliyor sadece.
Diğer yandan kızıyla konuştuğu o kısacık sahne içime işledi. Elvan’ın yerine koydum kendimi. Bence Elvan kardeşinin, babasının, annesinin olamadığı her şeyi temsil etmiş. Detaylı bir Elvan analizi yok kitapta ama verildiği kadarıyla bende bıraktığı izlenim bu şekilde.
İnsanın yüreğine dokunan bir sürü muazzam cümleyle süslenmiş, adı gibi yüreğe kocaman bir ağırlık bırakan kitaplardan. Altını çizdiren cümleleri dönüp dönüp bakmaya değer.