·232 syf.····Okunma: 07 Şubat 2025 20:09 Bir inancın gölgesinde yaşayan insanlar. İnançları, onların hayatlarının her yerine nüfuz etmiş düzeyde. İnançları doğrultusunda açlıktan kurtulan, hep beraber elele vererek evi yıkan ve daha önce açlıktan ve yokluktan dolayı yedikleri otları bu sefer et yiyormuş gibi zevk alan bir köy halkı. Adaköy halkı.
Önce Kastamonu'ya bağlı olan daha sonra ise Bolu'ya bağlanan bir köyde geçen hikaye. Öğrenciliğim Bolu'da geçtiği için kitabın daha ilk sayfasında oraları aklıma getirerek okuyorum. Tekke denilen olgunun, orada yaşayan halk için ne kadar değerli olduğunu bilerek.
Olay Yemen savaşları zamanında geçmektedir yani 1538'lerde. Halk kendi çocuklarını bu cepheye yollasa bile geri gelmeyeceğini bilerek yollar. Giden çocuklarının aylarca, yıllarca hatta bir daha dönmemecesine...
Dudu denen karakterde aynı şekilde kardeşini bu cepheye yollar. Ama kardeşinin bu savaşa gitmeyeceğinden ve bundan emin olacak şekilde söyler. Nitekim öyle de olur. Ama burada önemli olan Dudu denen karakterin metafiziksel alemleri görebildiği ve ona göre konuşabildiğidir. Köylü ise Dudu'nun bu ''kalp gözünün açıklığını'' bilip yanında yöresinde bulunup bundan faydalanmak ister.
Hatice ve Hasan'ın aşkı ise bize tıpkı Yaşar Kemal'in, Çukurova'yı anlatışı gibi anlatırlır. Toplumdan korkarak, Ağa'nın sözünden çıkmayarak ve sonsuz bir sadakat ile diline ket vurmadır bu aşk.
Sıddıkzade denilen bu ağa ise, babası sayesinde zengin olan, köylünün elinde olan mülke tıpkı bir haydut gibi çöken ve köylüyü sefalet ile başbaşa bırakan biridir. Köylünün önünde ceketini iliklediği -ki fakirlikten ceketleri bile yoktur- ve ağanın ağzından çıkan her sözün bir emir olarak algılandığı bir düzen...
Hasan ise bu ağalık düzenine karşı gelmek ve içinde Sıddıkzade'ye olan kin duygusunu söndürmek için farklı yollar dener.
Anadolu'da halkın köçeklik denilen istismar olgusunu ise Ertem güzel yansıtır. Köçeklik denilen ve toplumda kadınların görmezden gelinerek, evlere kapatılarak, burka giydirilerek ve dahasını da yaparak özgürlüklerinden alıkonulması sonucu, erkeklerin toplumdaki kadınsızlıktan dolayı hemcinslerine yönelmesidir. Kendi elleri ile kendilerine bu hayatı yaşatan toplumdaki bu erkekler maalesef ki Ortadoğu'da daha yaygın durumdadır.
İlerleyen bölümde Britanya'lıların kendine has kurnazlığı burada da ortaya çıkıyor. Zamanında Afrika'yı, Amerika'yı, Ortadoğu'yu, Anadolu'yu nasıl sömürge haline getirdilerse, burada da aynısını tiftik keçisi üzerinden yaparlar. Tiftik keçisinin güzelliği karşısında hayran kalan Stavyers, onu kendi ülkesine götürmek üzere hileler yaparak, sözümona güya aydın ve akıllı olduklarını sanan Anadolu insanını hile yolu ile kandırıp keçileri Britanya'ya götürür.
Aslında Britanyalılar gittikleri yerleri sömürmenin iki yolunu çok iyi bilirler bunlar: Para ve dindir. Bu ikisini verdikten sonra dünyanın her yerine hükmedebileceğini gören bu sömürgeciler artık topraktan ziyade daha başka şeylere yönelmişlerdir. Üstelik bunu yaparken gariban insanların sert emirler karşısında nasıl ezilip büzüldüğünü de görürüz. Bu gariban insanların yeri geldiğinde kırbaç yemesi, yeri geldiğinde mallarının ellerinden alınması ve yeri geldiğinde ise bir hayvan gibi muamale görmesi... Üstelik bunların nedeninin, bir yolcunun istekleri yüzünden olması... İnsanımızın hala kendini tam olarak var edemediğini ve bu ağalık, paşalık düzeninde nasıl yaşanamadığının güzel bir eleştirisini sunar Sadri Ertem.
Ağa olan Sıddıkzade'den ise o kadar korkulur ki onun hakkında şöyle söylenir ''bir Sıddıkzade gider, bir Sıddıkzade gelir'' denir. Oysa İnce Memed'de ise ''bir Memed gider, bin Memed gelir'' diye söyler Yaşar Kemal. İnsanların içindeki umuda ışık yakar. Onları içinde bulundukları kör kuyulardan çıkartıp, aydınlığın önlerinde olduğunu ve ona adım atmaları gerektiğini söyler. İnsanların ellerinden umutları gidince geride bir şeyleri kalmayınca, gözlerinin önündekileri göremez ve olanca gücü ile saldırır. İşte dönüşüm, başkalaşım ve yeni hayat yolları bu umudun ellerinden alınıp, onları bu hale getiren çarkın dişlilerini sökmeleri ile sağlanmalıdır.
Hayata karşı bir boşvermişlik ise bence kitapta yaygın olan durumdur. İnsanların ellerindeki ile yetindikleri, tıpkı tekke öğretileri olan ''bir lokma bir hırka'' mantığı ile yaşamlarını devam ettirdikleri ve içinde bulundukları topluma karşı cephe almayıp herşeyi metafiziksel aleme bağlayan gözleri kapalı bir güruh. Bu hareketsizlik ise en küçüğünden en büyüğüne kadar herkese sirayet etmiş durumdadır. Eski zamanlarda Anadolu'da insanların böyle davranışları kendilerinden sonra birkaç nesli de etkilediği için toplumun kalkınması uzun yıllar almıştır.
Kitapta beğenmediği şey ise yazarın söylemek istediklerini yarıda kesip, betimlemelerini tamamlayamamasıydı. Belki ilk romanı olduğu için, belki de yazıldığı dönemi göz önüne alırsak erken dönem romancılığının acemiliği hissedilir burada.
Konu olarak bence güzel bir konu seçilmiş olsa bile biçem ve üslup tam olarak yerleşememişti.
Kişileri tanımlamakta da yetersiz ve özverisiz kaldığını düşünüyorum.