Hani bazı kitaplar vardır, insanın ruhuna sızar, hiç ummadığı bir anda içini burkar, sonra da kalbinde derin bir iz bırakarak çekilir gider. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı işte tam da böyle bir roman benim için. Sayfalarını çevirdikçe, sanki ben değil de Maria Puder'in gözlerinden bakan, Raif Efendi'nin kalbinde atan bir yabancıya dönüşüyorum. Raif Efendi’nin sessizliği, yaşanıp da anlatılamayan hayatı, içindeki koca evreni dışarıya belli etmeyen naifliği... Bütün bunlar bana, bir insanın ne kadar derin ve ne kadar yalnız olabileceğini öğretti. Dışarıdan bakıldığında sıradan, silik bir memur gibi görünen bu adamın içinde öylesine büyük bir aşk saklı ki, okudukça yüreğime bir ağırlık çöküyordu. Onun Maria Puder’e duyduğu sevda, bir aşkın sadece iki kişinin yan yana gelmesiyle değil, ruhların birbirine dokunmasıyla var olduğunu kanıtlıyor.
Maria Puder... O, özgürlüğüne düşkün, hayata karşı sert ama içinde narin bir kadın. Raif Efendi'nin aksine, hayata karşı bir meydan okuma gibi duruyor. Fakat ne yazık ki, tıpkı Raif gibi o da kırılgan, o da yaralı. Aralarındaki bu kaçınılmaz çekim, derin ama hüzünlü bir bağa dönüşüyor. Kitap boyunca, birbirlerine ait olduklarını bildiğim halde, kavuşamayacaklarını hissetmek içimi parçalıyordu. Ve kitabı bitirdiğimde geriye kocaman bir sessizlik kaldı. Sanki Raif Efendi’nin yıllarca içinde sakladığı o büyük aşk, benim içimde de bir boşluk bıraktı. Bu roman, sadece bir aşk hikâyesi değil; aynı zamanda hayatta kaçırılmış fırsatların, anlatılamayan duyguların ve içimize gömülen hikâyelerin kitabı.
Belki de bu yüzden Kürk Mantolu Madonna zaman geçtikçe eskimeyen, her okuyanda farklı bir sızı bırakan o eşsiz eserlerden biri. Çünkü her birimiz, hayatımızın bir yerinde anlatılamamış bir hikâye taşıyoruz. Tıpkı Raif Efendi ve Maria Puder gibi...