Frankenstein’ı okumak, sadece gotik bir korku hikayesiyle karşılaşmak değil, aynı zamanda insanlık, bilim ve etik üzerine kafa yormak demek. Mary Shelley’nin 19. yüzyılda yazdığı bu eser, hâlâ güncelliğini koruyan bir felsefi derinliğe sahip.
Öncelikle şu "canavar" meselesine bir açıklık getirelim. Kitap boyunca yaratığın bir adı bile yok. Çoğu kişi yanılarak yaratığa "Frankenstein" dese de, bu aslında onu yaratan bilim insanının adı. Ama asıl trajedi şu ki, kitap boyunca asıl "canavar" kim sorusunu soruyoruz. Victor Frankenstein, Tanrı rolüne soyunarak yeni bir canlı yaratıyor ama sonuçlarına katlanmaya hazır değil. Yaratığını görünüşü yüzünden anında reddediyor, onu topluma kazandırmak, ona eğitim vermek gibi bir çabası yok.
Yaratık ise doğduğunda saf, meraklı ve öğrenmeye aç bir varlık. Konuşmayı kendi başına öğreniyor, kitaplar okuyor, dünyayı anlamaya çalışıyor. Ama dış dünyadan sürekli reddediliyor, nefretle karşılanıyor. İnsanların "farklı" olana karşı önyargıları yüzünden dışlanıyor ve sonunda gerçekten bir canavara dönüşüyor. Yani onun kötülüğü doğasında değil, maruz kaldığı muamelede yatıyor.
Frankenstein, bilimsel ilerlemenin sorumluluk gerektirdiğini hatırlatan en iyi edebi eserlerden biri olabilir. Victor Frankenstein, ölü hücrelere hayat verme formülünü buluyor ama bunun etik olup olmadığını hiç sorgulamıyor. Bilimin her zaman yapabileceği şeyleri değil, yapması gereken şeyleri düşünmesi gerekmez mi?
Burada Shelley’nin dönemindeki bilimsel gelişmelerden ilham aldığını da unutmayalım. Elektriğin yeni keşfedildiği, galvanizmin konuşulduğu bir çağda, Shelley “Acaba insanlar bir gün gerçekten ölüleri diriltebilir mi?” sorusunu sormuş olabilir. Ama asıl soru şu: Diriltmeli mi? Bilimin sınırları nereye kadar genişleyebilir?
Bir korku romanı diyebilir miyiz?
Tam olarak değil. Evet, atmosferi karanlık, yer yer gotik bir gerilim hissi var. Ama Frankenstein, bugünkü korku filmlerindeki "kaç, saklan, hayatta kal" dinamiğine sahip bir eser değil. Bu kitap, insan ruhunun ve toplumun karanlık tarafına bakmamızı isteyen bir psikolojik korku hikayesi. Canavarın yalnızlığı, dışlanmışlığı ve intikam hırsı bizi asıl ürperten şey. Yani burada "doğaüstü bir yaratığın insanları avlaması" gibi bir hikâye yok. Tam tersine, "insanlık kimleri canavara dönüştürüyor?" sorusuna bir yanıt arıyoruz.
Peki asıl canavar kim?
Shelley’nin bize sorduğu en büyük soru bu. Yaratığın dış görünüşü yüzünden onu bir korku objesi olarak gören biz miyiz? Victor Frankenstein gibi "yanlış bir şey yaptığımızda" sorumluluktan kaçan bir toplumu mu temsil ediyoruz? Yoksa yaratık gibi sadece sevilmek isteyen ama yanlış anlaşılmış bir birey miyiz?
Frankenstein, sadece bilimsel bir korku hikâyesi değil, aynı zamanda "insan olmak" üzerine yazılmış en etkileyici romanlardan biri. Korktuğumuz şey, gerçekten yaratık mı, yoksa onun bize tuttuğu ayna mı?
Frankenstein ya da Modern Prometheus
Harikulade bir yazı olmuş, elinize sağlık. Kitabı okurken film dünyasının sömürdüğü bu canavara karşı öyle merhamete gelmiştim ki bir an olsun, manipüle edilip edilmediğimi düşünmüştüm. Bana kalırsa asıl canavar Victor'un ta kendisi. Çünkü elindeki bilgiyle giriştiği deney kendi psikolojik şartlarının kaldıramayacağı türden büyük bir işti, nitekim dediğiniz gibi sonucun mesuliyetini almayi da reddediyor. Hem de niçin? Çirkinlik nedeniyle. Akıl alır gibi değil.
Kitabın işlediği bilimde etik sorunu halen hayatımızın en önemli sorunlarından biri. Misal daha birkaç gün önce Google yapay zekasını eğitirken daha önce benimsediği "barışçıl amaçlarla hizmet" ilkesini kullanım ilkelerinden çıkarttı. Tez ü taze bir etik sorunu...
Bir de siz talihsiz-yaratık için diriltilmeli mi diye sormuşsunuz. Aynı soruyu yine bilimkurgu olan Geniş Ovaların Mamutları'da yok olan mamutları dirilten anlatıcı sormuştu ve üzerine çok düşünmüştüm ve halen şahsi bir kanaat geliştiremedim. Zira her ne kadar filmini seyretmiş olsam da Beni Asla Bırakma'da çizilen korkunç bir klonlama tersdüşü de var.
İyi okumalar dilerim🌾🌼