Durrell her kitapta öykünün farklı bir yüzünü göstererek okura “sen öyle san” demeye devam ediyor. İkinci kitapta Justine’in Darley’le aslında Pursewarden ile olan ilişkisini gizlemek için beraber olduğunu öğrenmiştik ya da öyle sanmıştık.Durrell bu defa farklı bir boyuta taşımış ama mekan orta doğu olunca ilk başta “haydaaa” desem de işin içine siyasetin girmesine çok şaşırmadım. Hele de zaman ikinci dünya savaşı sonrası olunca. Maalesef ki o zamandan bugüne hep güncelliğini koruyan Filistin meselesinin tohumlarını, İngiltere büyükelçisi olan Mountolive karakterinin aracılığıyla kitabına da atmış Durrell. Justine’i zaten çok sevmiyordum ama Nessim’le birlikte ikisinden iyice tiksindim.Eğer son kitapta büyük bir sürpriz çıkmazsa bu hikayenin en kötü harcananı Darley olacak gibi duruyor.
Ve sanırım kitabın en trajik sahnesi çiçek hastalığıyla beraber güzelliğini kaybeden Leyla’nın Mountolive ile yıllar sonraki görüşmesiydi. Durrell’in tasvir yeteneğine bu kitapla tekrar hayran oldum, büyülenerek orada olmak istiyorsunuz resmen.İkinci kitaptan daha güzel olmakla birlikte ilk kitabın yerini hiç tutmuyor yine. Sonuna kadar bu değişmeyecek sanırım, kabullensem iyi olacak.