Puan vermedi·117 syf.····Okunma: 11 Şubat 2025 21:33 Kitabın satırları arasında kaybolurken bir ara hangi şehirlerde oruç tuttum, hangi şehirlerde sahur ve iftar yaptım diye düşündüm. Kitapta yer alan yazıların tarihine göre -2014 yılı- ben gurbette, yine bir İslam diyarı olan İran'daymışım. O ramazanı hatırlıyorum. Sıcak günler. O Ramazan'da on dört kilo vermiştim. Âş-ı rîşte dedikleri bir aş vardı orada, içinde birkaç tür bakliyat ve sebze ile beraber erişte (yemeğin ismindeki rîşte odur işte ki iplik anlamına da gelir) içeren doyurucu bir yemek ile sahur ve iftar yapıyordum. Dünya kupası maçlarını izlerken de alkolsüz bira! Malt içecek canım işte birasını boş veriniz!!! Menüm bunda ibaretti.
Eski ramazanların iki ortak hususiyeti var. Çocuklar ve yaşlılar. Onlar olmadan ramazan tam olarak anlaşılamaz. Necdet Hoca bunu açık açık söylemese de ben bu mesajı anlayabilecek kadar okuyucu ve bunca ramazanı "geride bırakmış" bir mümin -acaba gerçek anlamda bir mümin miyim bilemiyorum- ve müslümanım. Öyle olmasını/olduğumu ümit ediyorum. Çünkü ramazandan ümit etmek manasını da çıkardım bunca yıl. Çünkü bir yanı korkuydu ramazanın benim için. Ya bunca emekten sonra elimde kuru bir açlık kalacaksa? Birgün kızım henüz dört yaşındaydı ve bana "babacığım oruç musun, aç mısın?" diye sormuştu. Hangi hisse bürünmeliydim? Şaşkınlık, gülme!? Ben korkuyu hissetmiştim en çok.
2014 ramazanının otuz gününü ve bayramı konu alan çok keyifli bir kitaptı. Necdet Hocanın ev hallerine de yer verdiği içten, sıcak ve düşündürubir eserdi. Keyifle okudum. Şiddetle tavsiye ederim.
Son olarak çocuklar ve yaşlılar için ramazan konusunu daha derinlemesine düşünmek istiyorum. Beraber düşünelim...