Venedik’in büyüleyici ama aynı zamanda melankolik ruhunu hissetmek için Joseph Brodsky’nin Su Seviyesi adlı kitabından daha iyi bir rehber olamaz. Brodsky, şehri yalnızca bir gezginin gözünden anlatmıyor; bir şairin, bir sürgünün ve bir düşleyenin bakışıyla yaklaşıyor. Kitap boyunca, Venedik’in suyla kurduğu ilişkiyi neredeyse felsefi bir düzleme taşıyor ve bana şunu düşündürtüyor: Su, sadece bir yansıma mıdır, yoksa zamanın kendisi midir?
Kitabın dili, bazen ağır kaçıyor. Brodsky’nin cümleleri, şiirsel ve yoğun imgelerle dolu; tıpkı Venedik’in dar sokakları gibi, her köşe başında yeni bir anlam çıkıyor karşımıza. Şehre duyduğu tutkulu bağlılık, sadece bir mekâna değil, aynı zamanda bir ruh haline de olan bağımlılığını hissettiriyor. Bir noktadan sonra Brodsky’nin Venedik’e duyduğu aşkın, aslında kaybettiği her şeye duyduğu özlemle birleştiğini fark ediyorum.
Bana kalırsa, Su Seviyesi yalnızca Venedik’i anlatan bir kitap değil, aynı zamanda sürgün, zaman ve ölümlülük üzerine güçlü bir meditasyon. Şehri hiç görmemiş olsam bile, Brodsky’nin anlatımı sayesinde zihnimde bir Venedik inşa ettim. Eğer bir gün gerçekten gitme fırsatım olursa, suyun üzerine yansıyan gölgeler arasında Brodsky’nin cümlelerini arayacağımı biliyorum.