·245 syf.··Beğendi
···Okunma: 14 Şubat 2025 21:55 İhsan Oktay Anar'ın her bir hikayesini, her bir kitabını okuduğumda farklı bir dünyaya gidiyorum. Kelimeleri tıpkı altımda uçan halı varmış gibi beni farklı alemlere ama özellikle Osmanlı'nın mahalle alemlerine götürüyor. Anar'ı kendi öz dilimde okumak ve söylemek istediklerini hemen anlamak inanılmaz hoşuma gidiyor. Böylesi bir yazarı okuduğumda anlamıyor olsaydım eminim çok üzülürdüm. Nasıl bu kadar zengin bir hayal gücü olur ve bunu böylesine muhteşem şekilde kağıda döker diye hep düşünmüşümdür.
Tüm kitaplarını okumaya karar vediğim Anar'ın, dördüncü kitabı ile devam ediyorum. Muhtemelen kitaplarını ömrümün sonuna kadar çevirip çevirip okuyacağım.
Olay yine Osmanlı Devleti zamanında ama bu sefer Orta Anadolu'da geçmekte. Daha önce hep İstanbul'u merkez alarak yazıyor olsa da bu sefer Anadolu'nun içlerine kadar girip bizi farklı alemlere sokuyor Anar. Üstelik sadece Anadolu ile sınırlı da kalmıyor, Hindistan'a ve Tahran'a da yolculuk yaptırıyor. O sert geçilmez, karla kaplı engin dağlara...
Ölüm ve ölümün getirdiği o soğukluğu, titremeyi aslında bütün kitaplarında anlıyorum. Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Tiamat ve Efrasiyab'ın Hikâyelerinde bunu ustalıkla yapar. Ölümün de hayat kadar olağan ve olması gerektiğini hatırlatır Anar. Geldiği zaman ensemizde soğukluk ve ürperme duyacağımızı, hayatımıza devam etmek için Azrail'e yalvaracağımızı ve arkamızda kalanları düşünerek gideceğimizi...
Evet ölüm kaçınılmazdır. Tüm canlılar için böyledir. Ama önemli olan ölümden çok yaşadığımız hayatı kendimize göre tam anlamıyla yaşayabildik mi sorusudur.
Efrasiyab'ın Hikâyeleri, diğer kitaplarına nispeten daha basit bir şekilde başlar. Daha önceki kitapları biraz daha tekerleme ve ağdalı bir dil ile başlasa bile burada Anar olayları daha basite indirgeyerek yapar. Kitap, Orta Anadolu'da Azrail'in görevini yapması ile başlar. Daha başlar başlamaz bize iki farklı insan tipini ortaya koyar. Biri kendi canı kurtulsun diye kankardeşini Azrail'e feda eden kabadayı, diğeri ise kendinden çok torunlarını, sevdiklerini düşünen Cezzar Dede.
Aslında iyilik ve kötülük kavramlarına da ışık tutan Anar, iyiliğin galip geldiğini ve kötülüğün ne olursa olsun sonunda yenildiğini kitaplarındaki karakterleri ile anlatır. Burada da hileye başvurmayan Cezzar Dede iyilik yaptığından dolayı Azrail tarafından bir şans verilmek ve hikaye anlattırılmak üzere hayatta kalır şimdilik. Yolculuk uzun olacağı için bir hikaye Azrail tarafından, bir hikaye ise Cezzar Dede tarafından anlatılacaktır ve yolculuk böylece başlar.
Diğer romanlarında hikayeler ilerledikçe, hatta ortalarına kadar gelmedikçe bize göz kırpmayan Uzun İhsan efendi ise bu kitapta, daha ilk sayfalarda göz kırpar.
İlk hikaye Azrail tarafından anlatılır. Anar başlar başlamaz okuru öylesine çeker ki hikayenin içine, hikaye bittiğinde durup saatlerce düşünmek gerekir belki de.
İlk hikayede, insanın içinde olan o iktidar duygusunun sönmek bilmediği, bencilliğin, güç sahibi kişilerin başkalarının hayatlarını nasıl alt üst ettiğini, üstelik bu çocuk olsa dahi. Güneşli günler vurgusunun aslında hastalıklı ruhlar için de derman olacağını ama ondan faydalanmanın bilinmesi gerektiğinin altını çizer. Alyanak'ta işte bencil ruhlu bir insan tarafından hayattan koparılan bir çocuk...
İnsanların belirli kalıplar içinde ve toplumun ondan beklediği gibi davranması, kendi kişiliğini bulamaması ve bu arayış sürecinde aynı zamanda ruhunu kaybediyor olması... İşte imam efendinin başına gelen de buydu. Ne olmak istediğini sormadan onu imam yapmak için aralarında para toplayıp okula göndermeleri, okuldan mezun olduktan sonra belirli kalıplar içine sıkıştırmaları ve istedikleri şekli vermeleri.
Ne olursa olsun özgürlüğe ket vurulamayacağının farkında olmayan köy halkı, biri gider yeni biri gelir mantığı ile önceki imama da bunu uygularlar. Onlardan düşünmemelerini ve sadece belirli şeyler yapmaları istenir. Ellerinde olanları sırf bu istekleri yüzünden kaybederler. Yeni imam ise gördüğü bir kitaptaki fotoğraf sonrası bir yolculuğa çıkıp kendini o fotoğrafta bulmaya karar verir. Bu yolculuk Hindistan'da olan bir Buda Mabedi'dir. Yanına bir dede ve aşkından deli olmuş, ergenliğinde bir oğlan ile. Hep bir arayış, hep bir yere ulaşma metinlerin özünde Anar'ın bence ısrarla vurgulamak istediği bu. Anlamsız, amaçsız yaşamanın hayatı dağıttığı ve ölümle aynı anlama geldiği...
İmamın en sonunda içsel huzuru bulup ölüme anlamlı bir şekilde kollarını açtığı ve dünyadan ayrılırken duymak istediği şeyin ise Bhagabat-Gida olduğu.
İlerleyen bölümlerde ise kendisine çöpçatanlığı vazife edinmiş Nafile kalfanın ve büluğ çağına gelmiş dört kız ve dört erkek kardeşin evlendirilme niyetlerine tanık oluruz. Cinsellik dürtüsünün olağan olduğu ve bir zamandan sonra insanı bir ihtiyaç olduğu su götürmez bir gerçek. Anar ise alışılmışın aksine bunu erkek ekseninde değil, bu eksenin içine kadınları alarak da yapar. Evlatlarının mürüvvetini görmek isten annelerin ve babaların ise çırpınıp her yere başvurduğu ve evlatları için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır oldukları bir hikayedir bu. Bu hikayede rollerin geçirgenliğine tanık oluruz bir de. Anneleri ölen dört erkeğin, evin işlerini yaptıkları, çamaşır yıkadıkları ve sözümona kadınsal işler diye nitelendirilen ve erkekliğe yakıştırılmayıp, duyulursa utanç kaynağı sayılacak işleri yaparlar. Yani var olan klasik erkek kalıbından ziyade bu işleri yapanların ''salon beyefendisi'' olarak nitelendirildikleri bir düşünce tarzı. Dört kız kardeşin ise baba yokluğundan dolayı erkek işleri yaptıkları ve yine klasik kalıplar içinde kızların sadece ''çıtkırıldım'' olması gerektiği ve bu işlerinde onlar için ayıp karşılandığı bir düşünce tarzı. Bu ikisi arasında ise köprü konumunda olan ''Çöpçatan Nafile Kalfa.'' Gerçeküstücülüğün fazlaca olduğu, bir odaya tıkıldığı ve buna zamanla alışıldığı bir çağda geçer hikaye. Mistisizmin aslında insanlar için tuhaf olmadığı ve bunun dinsel bir ritüel olduğu hissettirilir.
Bu hikayede herkes Azrail'i görüyordu. Karalar içinde olan o yaratığın Azrail olduğu görünür görünmez hemen anlaşılıyordu. Burada tuhaf olan şey ise ölümün bize anlatıldığı şekilde değil de bir insan suretinde olmasıydı. Sadece eceli gelenlere görünmeyen, görmek isteyen herkese soğukluğunu ve ciddiyetini hissettiren bir ölüm.
Hikayeye konu olan Efrasiyab'ın ise bir hazinesi vardır. Cezzar Dede'nin torunlarına anlattığı ve o hazineyi bulup torunlarına getireceğine dair sözleri ile ayrılır yanlarından. Burada olan hazine aslında insanın içinde olan duygu durumudur. Anar bunu bize Cezzar Dede'nin torunlarından birinin gözyaşları ile anlatır. Sevinç, üzüntü, ağlama, gülme ve daha nicesi gibi insanoğluna ait olan ve varoluşunu anlamlandırmaya yarayan hazineler...
Bu kitaptan çıkarılabilecek büyük bir cümle olsaydı eğer o da benim için, dünyayı nasıl algıladığım, ulaşmak istediğim o yüce idealin belki de yanıbaşımda olduğu ve sadece algılarımı açıp görmem gerektiği olurdu.
Tarih, astronomi, felsefe, deniz, sihir, din, resim ve daha nicesi hakkındaki bilgileri güçlü ve kesindir Anar'ın. Her kitabı yeni ufuklar ve yeni bilgiler öğretir. Puslu Kıtalar Atlası tarih, Tiamat deniz, Kitab-ül Hiyel sihirbazlık, icatçılık ve mühendislik ve Efrasiyab'ın Hikâyeleri ise hem din hem sihir hem de hayat tecrübesi hakkında engin bilgiler sunar.
İhsan Oktay Anar'ın en sevdiğim özelliklerinden biri de isim bulma konusundaki yaratıcılığıdır. Bulduğu isimler ve benzetmeler o kadar güzel bir şekilde yerine oturur ki, o karakterin yüzünü gözümün önünde canlandırıp öyle devam ederim. Örneğin Cezzar Dede'nin masum yüzünü, Abdülzeyyatı'ın hin yüzünü, ya da Nafile Kalfa'nın o kendine has kurnazlığını. Bence isimler, yüzlerin, bedenlerin ve kişiliklerin hakkında bir önsezide bulunulmasına çok yardım ediyor. Ondan yola çıkarak insanlar hakkında doğru tahminlerde bulunabileceğimize inanıyorum.
Her kitabında isim bulma konusunda yeteneğini gösteren Anar, burada da yaratıcı isimler bulur. Bunlardan bazıları; Abdülzeyyat, Pullu Hayriye, Sansar Melahat, Aybaşı Neriman, Aptülzeyyat...
Bence kitabın en güzel kısmı bize yüzlerce sayfada anlatılacak olan o hikaye, duygu durumu ve betimlemeyi, Anar yirmi ya da otuz sayfa arasında mükemmel dil işçiliği ile anlatıyor. Haz ve doyuma ulaşmış olarak kapatıyorum her bir kitabını ve öyküsünü.
Her seferinde de insanın arayış içinde olduğunu ve bu yolda her türlü zorluğa katlandığını dile getirir Anar. Burada da Azrail, hep Uzun İhsan'ın peşindedir. Sıra Uzun İhsan'ın bir yolculuğa çıkması gerektiğini ve bunun da Azrail aracılığı ile olması gerektiğini söyler. Ama nedense her yere kolay ulaşan Azrail, Uzun İhsan'ın arkasında onu kovalamak ve yetişememek durumunda kalır.