·194 syf.··Beğendi
···Okunma: 16 Şubat 2025 01:57 Nur Baba çocukken bu dergahın aslı belli olmayan, cılız bir sığıntısıdır. Muhitler arasında, "Nuri" diye çağırılmaktadır. Çocukluğu hastalıklı ve çirkindir.
Dergahın sahibi olan Arif Baba’nın ölümünden sonra Arif Baba’nın karısı Celile bacı ile evlenir. Celile bacı onu seven üç önemli kadından biridir. Ciddi, düzenli ve ağır başlıdır. Nur Baba üzerindeki etkisi büyüktür.
Nur Baba, Ziba Hanım’ın yeğeni Nigar Hanımın da kendi aralarına katılmasını istemekte, fakat Ziba hanım buna şiddetle karşı çıkmaktadır. Nigar ile karşı karşıya geldiği zaman değişken devreyi atlatmış, sabit ve olgun bir Bektaşi şeyhidir, Nur Baba. Gür ve siyah sakalı ona olgun bir erkek görünümü kazandırmaktadır.
Romanın başına Yakup Kadri Bey'in ilk izah ve ikinci izah başlıklı iki açıklaması konulmuş.
Nur Baba, İstanbul'da, 1920'li yıllarda bir Bektaşi dergahında yaşanılanları anlatıyor. Yazar, her ne kadar metnin kurgu olduğunu, yazılan karakterlerin gerçek hayattakilerle benzerliğinin tesadüften ibaret olduğunu açıklasa bile anlatılanlar pek yenilir yutulur cinsten değil. Özellikle bölüm başlıkları kışkırtıcı seçilmiş.
Sonuçta yazarın sözüne itibar edip, anlatılanın roman olduğunu kabul etsek, bu kez sürükleyici olmayan bölümler arası kopuklukları bulunan, karakterleri tek boyutlu, kötüler sadece kötü olan vasat bir roman. Belki Nigar karakterinin derinlemesine tahlilini okumak keyif verebilir.
Fakat edindiğim izlenime göre Nur Baba, sinsi, şeytani bir karakterdir ve aklı fikri kadınlar ile paradadır. Amacı günden güne dergahı zenginleştirmektir. Bu da cok manidar geldi bana.
Bu arada, Karaosmanoğlu'nun ilk romanı olduğunu da bu yazıya eklemek gerek.
︎ Kitaptan Alıntılar
"Sekiz saatlik, fasılasız bir bezm - i nüş (içki meclisi) içinde yıpranmış sinirler bedmestlik ihtilacile (aşırı sarhoşluğun çarpıntısıyla) yavaş yavaş tekrar gerilemeğe başlamış ve gözlere haşin bir rehavet çökmüştü.."
(Sayfa: 25)
"Yaşamak çok güç, tehlikeli bir sanat. Bu âdeta cambazlık gibi bir şey... Yüksekten bakmayı, terazi kullanmayı, ince bir tel üstünde yürümeyi, düşmekten korkmamayı öğrenmek; hülâsa birçok maharete, birçok da cesarete sahip olmak lazım.."
(Sayfa: 72)
"Halbuki bizim bildiğimiz Mürşidin nazarı irşad eder (doğru yolu gösterir) ifsad etmez (yoldan çıkarmaz)."
"Nasıl ki bugünkü Türk ailesi artık dünkü Türk ailesi değilse, bugünkü Bektaşi tekkeleri de dünkü Bektaşi tekkeleri değildir.."
"Ben ağlamak istiyordum; ruhumda çürüyen, dökülen ve parça parça olan bir şey var. Hisler aleminin bütün o korkunç siyah ve kızıl şeytanları birer birer benliğime doluyorlar. Kin, tiksinme, ümitsizlik, korku, utanma, vicdan azabı, hayal kırıklığı ve daha bin bir türlü ızdıraplar, yerleri bulunmayan, isim verilmeyen bin türlü acılar; kıskançlık, hiddet, isyan duyguları... bütün bunlarla doluyorum.."
(Sayfa: 104)
"Benliğinin kökünde zaman zaman siyah bir yılan gibi kıvranan uğursuzlukla dolu bir hissikablelvuku (önsezi) vardı. Her an için kendini bir felakete maruz sanıyordu. Fakat çok sürmüyor, ruhunun bütün bu karanlığı ani bir neş'e içinde eriyip gidiyordu.."
(Sayfa: 119)
"Eyvallah! Bektaşiliğin felsefesi bu değil mi? Hep bu kelimenin ifade ettiği manadan çıkmıyor mu? Eli kalbin üzerine koymak, başı öne eğmek; tevazuun, mahviyetin (alçak gönüllülüğün) ruhanî zevkine nefsini terk etmek; hakarete, eza ve cefaya, küfre karşı: "Eyvallah, eyvallah!" demek! Tarikatın bütün sırrı, bu yüksek gayeye ermekten başka ne olabilir?."
(Sayfa: 157)
"Baştan başa ihtiras baştan başa iştaha olan bu adam, İstanbul'un sakin bir köşesinde, orta zaman masallarındaki gibi ateşi hiç sönmeyen bir ocak üstünde, birçok ruhların kaynadığı, şeytani bir kazanı fasılasız karıştırmakla meşgul oluyor.."