Kitabı genel olarak değerlendirmekten ziyade beni en çok etkileyen kısmını ve kurduğum özdeşliği paylaşmak istiyorum.
•
Kitabımızın ana karakteri Mani, çocukluğunun geçtiği hurma bahçesine kendisini o kadar ait hissetmiyor ki, bütün gün yalnız kalıp ağacın altına gidip düş kuracağı o anı bekliyor. Aidiyet kuramadığı topraklarda ona evinde hissettirecek tek yer hayal dünyası oluyor. Bir gün yine kendi yalnızlığına çekildiğinde "ikizi" olarak adlandırdığı bir ses duymaya başlıyor. Bu ses Mani dininin ilk mesajlarını veren ses olarak anlatılıyor. Bana kalırsa Mani'nin yarattığı alternatif bir persona ya da alter ego olarak da okunabilir. Velhasıl bu ses Mani'ye kritik anlarda ne yapacağını, nereye gitmesi gerektiğini, huzuruna çıktığı önemli insanlara neler anlatacağını fısıldıyor.
•
Sonra bir gün savaşa çıkmadan evvel Mani'ye ağacın kenarına gidip duyması gereken sesleri dinlemesini buyuruyor hükümdar. Mani yine bulduğu ilk ağacın altına oturuyor, bekliyor. Bu bekleyiş çok uzun sürüyor ve Mani endişelenmeye başlıyor. Yoksa ikizim beni yarı yolda mı bıraktı diyor, bu sefer gelmeyecek mi diyor, ona en ihtiyacım olduğu anda beni terk mi etti diyor. Bütün kitap boyunca yerinden edilen, tehdit edilen, işkenceler gören adamın, bu kötülüklerin hiçbirine karşı büyük tepkileri olmazken, daha iyi bir versiyonu olarak tasarladığı alternatif kimliğinin ona hiçbir şey söyleyemediği o anda yerle yeksan olduğunu okuyoruz.
•
Biz de eğer kendimize bir benlik inşa ettiğimizi söyleyebiliyorsak muhakkak hayatımızın pek çok döneminde kendi içimizdeki en iyi versiyonumuzun bizi nereye taşıyacağını merak edip ona kulak vermişizdir. Bu kitabın bilhassa bu kısmının beni bu kadar etkilemesinin sebebi, hayatım boyunca o ses dışındaki tüm seslerin biraz daha kısık olduğu ve onu dinlemeden hareket etmediğim bir dönemden çıkıp o sese en çok ihtiyacım olduğu günlerde duyamamanın yarattığı sancı oldu. Mani çöküp ağacın altında yakarıyor, ne olur beni yalnız bırakma, beni terk edemezsin diyor. Koca adam, çocukluğundan beri ona arkadaşlık etmiş, ebeveynlik, yarenlik etmiş olan içindeki sese yalvarıyor. Sen susarsan ne yaparım diye ağlıyor. Onu bu hikayede yalnızca ve yalnızca bu ağlatabilir çünkü.
•
Öte yandan o sesin belki de bir saatten sonra susması elzemdir. Çünkü bu bir bakıma ikinci doğuştur. Birinci doğum anne karnından eksik ve muhtaç bir canlı olarak doğduğumuz hal iken, ikinci doğum insanın en sezgisel tarafından, doğruyu bulmak uğruna kendine rehberlik eden sesten kopuş ve kendini yeniden boşlukta doğurabilme halidir. Her iki halde de insan ortada yapayalnız, çırılçıplak hissedecek ve acı içinde kıvranacaktır. Dünyaya bir mesajı olan insanların ilk önce kendi acziyetleriyle yüzleşmek zorunda kalması da bu sebepten tesadüf değildir.
•
Kendi içimde ben olmayan ama benden olan o sesi şimdilerde ben de duyamıyorum. Duysam sımsıkı sarılacağım belki ama bazen hiç geri gelmeyecekmiş gibi hissettiriyor. Belki de insan tüm bu acizliği ve eksikliği ile yüzleşmek zorunda. Kusurlu olma halini, yaratılmış ideallere sarılarak ve onları arzulayarak görmezden gelmek insanca, pek insanca ama insan en alıştığı sese de uzak olunca hangi insan olacak? Mani, Mani oldu mesela. Beyza da Beyza olur mu acaba?