! spoiler içeriyor !
güntekin’in kalemiyle tanışma kitabım oldu. kürk mantolu madonna’nın ardından, içimden cumhuriyet dönemine dair daha fazla bir şeyler okumak geçti ve yolum yaprak dökümü ile kesişti. özellikle kullanılan kelimeler beni çok cezbetmişken bir sabahattin ali doygunluğu hissedemesem de beni tatmin etti diyebilirim. yalnızca betimlemeler ve diğer edebi tekniklerle çok dolu değildi; daha çok kurgu yönünden baskın bir kitaptı ve güntekin’in edebi yönüne dair pek bir şey keşfedememiş gibi hissediyorum. dönemin koşulları, yaşantısı gibi konulardan yana da fikir veriyordu.
yaprak dökümü diyince akla tabii ki o meşhur dizi geliyor ilk olarak, izlemeyenlerimizin dahi mutlaka dillere destan olmuş sahnelerini bildiği o dizi… ben diziyi izlememiş olanlardanım ancak ister istemez bildiğim kimi sahneler üzerinden “acaba ne yönleri farklı?” analizini yaparken buldum kendimi. ilk dikkatimi çeken şey, kitapta oğuz adında bir karakter yoktu. suriyeli bir adam vardı meşhur leyla-necla kapışmasının içinde olduğu, ancak tabii bu kişi oğuz karakterini mi kastediyor onu tam olarak bilemedim. diğer dikkatimi çeken şey ise, ali rıza bey dizide neredeyse elden ayaktan düşecek kadar tekerlekli sandalyeye mahkum olurken, kitapta benzer sakatlıklar yaşıyor ancak dizideki kadar abartılı değil bunlar. dizide her karakterin üstünde fazlasıyla dururken kitapta belli vakitlerde o karakterlerin hayatlarına şahit olup, yaprak dökümünü yaşamalarının ardından onları bir daha görüp duyamıyoruz. necla’yı en son kocasından kaçmak isterken ancak babasından da kabul görmeyen bir mektupla görebildik, peki ya sonrasında necla nasıl bir hayat sürdü? bu kısım okurun hayal gücüne bırakılmış anladığım kadarıyla. veya şevket hapse girdi ama çıktıktan sonra ne yaşadı? buna da şahit olamadık. karakterleri daha yakından tanımak, hayatlarına ve onlara dair daha fazla şey bilmek isterdim. bunun yanında, fikret karakterinin hayatına kitabın sonlarında konuk olabildik ve cehennem mahlaslı evden kaçışıyla başlayan evliliğine dair fikir sahibi olabildik. leyla karakteri ise kitabın başından sonuna dek bize eşlik etti.
kitaba başlarken dahi aslında ali rıza beyi, oldukça katı, kendi ahlaki değerlerinden ne olursa olsun ödün vermeyen ve kendi dışındaki fikirleri pek kabul edemeyen bir karakter olarak tanıyoruz. bunun yanında, verdiği katı bir kararın ardından bu tutumuna dair hayatın onu nasıl sınadığına, ne yollardan geçtiğine ve kimi zaman sözlerini nasıl yutmak zorunda kaldığına yakından şahit oluyoruz. kitabın sonunda veya başka bir noktasında buna dair derinlikli bir aydınlanma, pişmanlık veya başka bir düşünsel/duygu göremiyoruz, ancak hayat deneyimleri aracılığıyla özellikle kitabın sonunda ilerlediği yol ve seçmek zorunda kaldığı hayat belki bu noktada sözsüz bir mesaj iletiyor.
sonuç itibariyle, kitabı okurken çok keyif aldım. birkaç saatliğine, merakla bir sonraki sayfaya geçerken kendimi bulduğum bir okuma serüveni yaşadım. dizisini izlemiş olsaydım belki duyduğum haz daha da artacaktı. ancak yine de, edebiyatımız içerisindeki böyle kült bir eseri okumuş olmaktan mutluluk duyuyorum. eski dönem edebiyatımıza dair daha fazla okuma isteğimi artırdı. ilgililerine öneririm.