·125 syf.····Okunma: 25 Şubat 2025 20:12 19. Yüzyıl bütün dünyayı kasıp kavuran bir yıl olduğu gibi İmparatorluğun da en uzun yüz yılı olmuştur. Osmanlı imparatorluğu; ayrılıkçı isyanlar, dış borçlar, bilim ve teknolojinin gerisinde kalma, zaman zaman bürokrasi oyunları ve büyük devletlerin paylaşım planlarının odak noktasında yer alması nedenleri ile kendisi için uzun sürecek bir yüzyıla girmişti.
Osmanlı devleti, kutuplaşmaların tetiklediği dünya savaşında kendisini Almanya’nın yanında (İttifak Bloğu) bularak 11 Kasım 1914 yılında cihan harbine girmişti. Bu giriş ile savaşın seyri değişmiş, süre uzamıştı. Osmanlı ordusu modernizasyon sebebi gibi nedenler ile Alman kurmaylar tarafından yönetilmek durumunda kaldı. Mustafa Kemal Paşa ve bazı paşalar Alman Erkânı Harbiye’sinin Türk ordusunu kumanda etmesini uygun bulmuyor. Fırsat buldukça bu durumda ki şikâyetlerini yetkili makamlara bildirmekteydiler. Sultan Vahdettin’in veliahtlığı döneminde gerçekleştirdiği Almanya ziyareti sırasında veliahtta eşlik etme fırsatını yakalayarak bundan memleket namına istifade etmek istemişti. Geleceğin padişahı ile yaptığı ziyaret esnasında onunla birebir temas kurma imkânı yakalamış oldu. Ordu ve ülkeyi içerisine düştüğü durumdan kurtaracak fikirlerini paylaşma fırsatı buldu. Fakat işler umduğu gibi gitmedi. Sultan Vahdettin tahta geçtiği vakit Mustafa Kemal Paşa’nın ümitleri yeniden filizlenir, padişah kendisine güvenmektedir. Belirli oranda fikirlerini tatbik etmişse de tam manasıyla Mustafa Kemal Paşa’nın yazdığı kurtuluş reçetesini uygulamamıştır. Dünya savaşı sonun da Osmanlı bloğu yenilmiş ve Osmanlı devleti ile 30. Ekim 1918 de Mondros Antlaşması ile resmen yenilgiyi kabul ederek ağır şartlar da bir antlaşma imzaladı.
Devlet katında bazı kimseler, teslimiyet koşullarına direnmekten ziyade İngiltere ile anlaşıp sulh yolu ile devletin varlığını koruyabileceğini düşünüyordu. Fakat bunun imkânsız olduğunu, yenen devletlerin işgaller yapacağını söyleyenler de az değildi. Mustafa Kemal’de bunlardan bir tanesi idi. Her fırsatta teslimiyetin yanlışlığını dile getiriyor ve mücadele edilmesi gerektiğini söylüyor bu tavrı da doğru bulunmuyordu. Payitahtta padişahın varlığı formalite duruma düştü. Mustafa Keman ve bazı devlet görevlileri bir şeyler yapmalı diyor fakat somut bir adım atacak fırsatı bulamıyordu. Tam o günlerde Samsun da çıkan olaylar düşünceyi fiiliyata geçirme imkânı sundu. Gerek Fevzi Paşa ( Çakmak ) gerek Mustafa Kemal ve diğer görevliler bu fırsattan istifade ederek Samsuna çıkış ile Anadolu mücadelesini başlattılar. Kitap özünde Samsuna giden yolu anlatıyor.
Fakat değinmek istediğim birkaç nokta var. İlki sanıldığı gibi Sultan Vahdettin Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a Anadolu’ya geçip Milli Mücadeleyi başlatsın diye gönderememiştir. Samsun yöresinde çıkan ayaklanmaların kaynağını araştırıp bir rapor sunması için göndermiştir. Bu şekilde yaparak İngiltere ile gerilimi önleyerek ülkenin işgal ile bölünmesini engelleyebileceği zannına kapılmıştır. İkincisi, bir kısım aydın, bürokrat gibi düşünerek İngiltere himayesinde kalarak ülkesini kurtarma manevrası yapmıştır. Yanlışa, hataya düşmüştür ama hain değildir. Tarihsel evraklar da henüz aksini ispat etmemiştir. Üçüncüsü ise Mustafa Kemal Paşa’nın Samsuna çıkışı, buna tek başına kendisinin karar verdiği ve mücadeleyi sadece kendisinin başlattığı inancı. Bu eksiktir. Çünkü o dönem devletin içinde bulunduğu durumdan memnun olmayan ve bir çıkış yolu arayan sadece Mustafa Kemal Paşa değildi. Kitaptan ve konu ile ilgili yazılmış kitaplar da incelendiğinde anlaşılacaktır ki başta ordunun şerefli mensupları olmak üzere devletin her kademesinden dolaylı destek görmüştür Mustafa Kemal Paşa. Diyebiliriz ki Mustafa Kemal milli mücadelenin yol başçısıdır ve arkasında ordu ve devlet bürokrasisinin desteği vardır. Büyük ülküler ve davalar cesaret istediği kadar destekte ister. Birlik ve beraberlik Anadolu’nun ruhudur.