Bazı kitaplar insanın zihninde yaşamaya devam eder ya, Uğultulu Tepeler de benim için o kitaplardan biri oldu sanırım. Şimdi düşündüm de, bende böyle iz bırakan iki kitap var: İlki Martin Edendi. Bu iki kitabın benzer yanları var desem? Gerçekten var. Kurgu, konu ve işleyiş tamamen farklı olsa da onları bir arada tutan şey aşk, tutku ve saplantı. Martin, Ruth ile değişti ve kendini baştan inşa etti. Uğultulu Tepelerde ise tutku, saplantıya dönüştü; öyle bir saplantı ki mezarda bile huzur yoktu. Ama içinde öyle bir aşk vardı ki… Tam da sonunda ortaya çıkan bir detay bana Martin Eden’in küçüklüğü olabilir dedim. Sadece Uğultulu Tepelere odaklanacak olursak, tam anlamıyla fırtınalı bir roman. Heathcliff ve Catherine’in tutkulu ama bir o kadar da yıkıcı ilişkisi, insanın içini sızlatan bir hikâye sunuyor. Catherine’in yaptığı seçimler, Heathcliff’in içindeki öfkeyi ve intikam duygusunu körüklerken, bu aşk sadece onları değil, çevrelerindeki herkesi mahvediyor. Hem huzursuz ve karanlık atmosferi hem de karakterlerin gelişimi öyle iyi işlenmiş ki insanı derin bir şekilde içine çekiyor. Aşk ve nefretin iç içe geçtiği bir trajedi desek yeridir. İlk 140 sayfa benim için gerçekten zordu, okuması çok sıkıcı geldi. Daha önce de dayanamayıp yarım bırakmıştım ama bu kez inat ettim ve başardım. Şu an bunu başarmış olmanın huzurunu yaşıyorum; iyi ki inat etmişim! 140. sayfadan sonra kendimi tutamadım, heyecanla ve hevesle okudum. Hatta öyle içine girdim ki, okurken nefes alışlarım değişti, bir an için anksiyete bastı diyebilirim. Uğultulu Tepeler
Uğultulu TepelerEmily Brontë · Can Yayınları · 202557,9bin okunma