Âşıklara Yer Yok uzun zamandır okuduğum en iyi yerli kitap olabilir! Hal böyle olunca inceleme yazmak konusunda bir süredir korumuş olduğum sessizliği bozma vakti gelmiştir.
Kitabı, okuma grubumuzla birlikte Şubat ayı için seçmiştik. Tarık Tufan ilk kez okuyacağım bir yazardı. Tahlil için inanılmaz heyecanlıydım. Dün gece tahlilimizi yaptık. Tahlili ve alıntıları yazmak biraz yorduğu için incelemeyi dinlenmiş bir zihinle bu sabah yapmak istedim.
Kitapla ilgili söyleyecek o kadar şeyim var ki, nereden başlasam bilemiyorum. Sanırım biraz(?) çok konuşacağım, bilginize.
Orhan, Firdevs, Defne, Belma ve Ahmet Hilmi Bey…Hikayeleri benzer acılar barındıran, kaderin bir şekilde kederleriyle yüzleşmek üzere, Saklıkuyu ismindeki gizemli yerde bir araya getirdiği derin ve sancılı ruhlar…
Akademisyen olan Orhan’ın, bir söyleşide konuşmasını dinledikten sonra saplantılı bir aşk(?) duymaya başladığı Firdevs’le olan hikayelerini okuduk bu kitapta. Gerçekten bu hikayeyi mi okuduk peki sadece? Kesinlikle hayır. Geçmiş, şimdi ve gelecek bu hikaye etrafında o kadar güzel işlenmişti ki hikaye içinde hikaye gizli gibiydi ve bu kitabın temposunun bir an bile düşmemesine sebep oluyordu bana göre. Her sayfayı merakla, duygu yüklü bir şekilde çevirdim. Tahlilde de söylediğim üzere adeta bir gerilim dizisi veya filmi izliyor gibiydim. Mekanların, eşyaların, kişilerin ve olayın ruhu okuyucuya o kadar çok geçiyordu ki nerede kurgu başlıyor, nerede gerçeklerden bahsediyor Tarık Tufan , bir süre sonra anlayamıyordunuz. Bu his beni rahatsız etmek yerine inanılmaz keyiflendirdi ilginç bir şekilde.
Orhan, Firdevs’e duyduğu karşılıksız aşk nedeniyle işinden, arkadaşlarından ve ailesinden kopmuş bir çöküş halindeyken arkadaşı Kenan’ın Saklıkuyu’daki evinde kafa dinlemesini teklif etmesi üzerine ani bir kararla otobüse atlayıp bu küçük sahil kasabasına gelir. Sahil kasabası ifadesi sizleri yanıltmasın, orada yaşayan insanların ruh halini yansıtırcasına sürekli yağmurlu ve kasvetli bir havanın bulunduğu, gizemli olayların belki de yüzyıllardır yaşanageldiği ürkünç desek aşırıya kaçmamış olacağımız gizemli bir kasabadır burası. Orhan oraya giderken bile hata ettiğini, İstanbul’a dönmek istediğini sürekli fark etmiş, karşılaştığı her kişi onu bilinmezliğe ve şüpheye daha fazla sürüklemiştir. Geldiği günden beri geri dönmenin hayalini kuran Orhan’ın; orada kendiyle, Firdevs’e duyduğu aşkla, komşuları Defne, Belma ve Ahmet Hilmi Bey’le ilgili keşfetmesi gereken şeyleri keşfetmeden gitmesine izin verilmeyecektir.
Sonuçta “Gitmek, insanın iradesi değil, yazgısıdır. İnsan istediğinde değil ancak zamanı geldiğinde gidebilir.” Öyle değil mi?
Kimsesizler Mezarlığı, Deniz (Melekler) Feneri, bahçedeki kuyu, Vedia Sultan Bimarhanesi, Ahmet Hilmi Bey’in evindeki aynalar… Belki de kitapta ve karakterlerde hakim olan havayı ve ruh halini en iyi yansıtan motifler/metaforlardı... Bu motiflerin mesleğim açısından ifade edebileceği psikanalitik anlamları da düşününce, muazzam düşünülmüş ve kurgulanmış bir eser olduğu kanısı iyice yerleşiyor içime.
Bir an için, belki bu kitabı okuyan çoğu okur gibi, ben de gerçeklik payı aradım Saklıkuyu’da, bimarhanede, kişiler ve olaylarda. Ancak “Kurmaca ile gerçeklik arasındaki çizgiyi muğlaklaştırarak bir dünya kurma çabasındayım.” diyor Tarık Tufan . Kitabın çıkış noktasının bimarhane fikri olduğunu ifade ediyor bir röportajında, olayları bimarhane fikri etrafında şekillendirdiğini söylüyor. Ve ekliyor, kitapta geçen mekanların ve olayların gerçek olmadığını. Malesef. Niye malesef diyorum, içten içe Saklıkuyu’nun, oradaki mekan ve kişilerin gerçek olmasını istemiştim; hatta belki bir gün ziyaret edebilmek ve karakterlere olduğu gibi, şifa bulmakla gizemler içinde kendimi kaybetmek arasında hangi ince çizgiye beni alıp götüreceğini o mekanların görmek belki de…
Kitaptaki Anna Karenina , Mantıku't-Tayr ve Büyülü Dağ göndermeleri de çok hoştu. Keza Şeyh San’ın hikayesi de öyle…
Toparlamak gerekirse alt metinde çocukluk travmalarının, ebeveyn-çocuk ilişkisinin, yazara röportajda da sorulduğu üzere bağlılık-bağımlılık ilişkisinin, karşılıksız ve saplantılı bir aşkın bir insandan götürebileceklerinin, kader ve keder kavramlarının bana göre ustalıkla ve ilginç bir kurguyla işlendiği, merak uyandıran lezzetli bir kitap olmuş. Yazım dili, konusu, konunun işleniş şekli beni tatmin etti. Ben gidip birkaç Tarık Tufan kitabı daha sipariş verirken sizlerin de incelememi keyifle okuyacağınızı umuyorum. Puanım 10/10.
“Ve sakın üzülme, artık ikimiz de biliyoruz ki: Bu dünyada aşıklara yer yok!”