DETAYLI KİTAP İNCELEMESİ
7/10
·280 syf.··
Beğendi
·
2025 2. kitabı
SPOİLER İÇEREN inceleme Ah! Ve sonunda o noktaya geldik. Birkaç saat önce Dorion Gray şairlere şiirler yazdıran o ihtişamlı güzelliğini göğsünde bir hançer ile ruhuna teslim etti. Derin noktalardan bize dokunarak tes köşeler ile biten bir film gibi bir son okumuş oldum(henüz filmi izlemedim). Dorion benim için konunun merkezinde olmasını beklediğim karakter değildi fakat beklentilerimin üzerine çıkarak, konunun kalbi olduğunu bana gösterdi(sanırım kitabın yarısından itibaren olmalı). Başladığım noktada aslında kitabın sevgili basil üzerinden döneceği noktasında bir düşünceye kapılmıştım. İçe dönük sanat düşkünü sosyofobik fakat dönem şartları gereği toplumdan ziyade sosyete diyebileceğim yaşantıdan kopamayışı aslında bana direkt olarak sosyal medya hesaplarımız ile asla görüşmediğimiz yüzlerce tanışımıza göstere göstere yaşadığımız yaşantılarımıza dokunan bir yer gibi geldi. Basil gerçekten(içimden sürekli basil - asil diyerek dalga geçtiğim karakter) sanatçı kişiliğin en alaya alındığı temel ön yargılı tüm özellikleri taşıyor. Aşkını ki ben aşkı demekten asla çekinmeyeceğim, yansıttığı satırları okurken her zaman savunduğum sevginin aşka dönüştüğü noktada cinsiyet yaş din dil ve ırk gözetmeksizin yüce ve eşsiz güzelliğini bizlere haykırıyordu. İlk bölümlerden olabildiğince hatrımda kaldığınca ilerleyeğim için basilin bu aşk dolu bölümlerini içimde sıcacık bir tebessüm ile okuduğumu itiraf etmeliyim. Tabii ki bazı noktalarda yumruklarımı sıkarak “Bu kadar aptal olma be yavrucum” dediğim anları(fiziksel olarak sözle ifade ediyordum. Bağırarak…) hatırlıyorum. Kitabın girişinden itibaren bizlere aşkın tatlı heyecanını yaşattığı için ona inanılmaz hızlı bir şekilde bağlanmış olabilirim(sadece 1 bölüm sürdü). Alaycı arkadaşı ile tartışmaları başladığında Lordum Henryden nefret ettiğimi de söylemeliyim. Sanat sever biri olarak kendi travmatik anılarımı canlandırmak için yazılmışçasına sanata saygı duyduğunu söyleyerek sanatçıyı alaya alan tavırları beni oldukça sinirlendirmişti. Rahatlığının yanında konuşmalarında arkadaşına alay ederken bile “ya galiba bu adam haklı biraz” dediğimi de söylemeliyim. Kendisinin ticari kaygılarından ötürü arkadaşını zorbalaması onu sevmemek için yeterli bir sebepti. Taa ki Dorion beyciğim olaya dahil olana kadar. Dorion gray’de sanki kitabın varoluşuna sebep olmuş mistik bir varlık enerjisi vardı ilk olaylara dahil olduğunda. Bunu ilk okuduğumda anka kuşuna benzetmiştim. Hikayenin ana kahramanının bu denli zengin ve aptal oluşu beni neredeyse okumaktan uzaklaştıracaktı. Tavırları ve düşüncelerinin toyluğu ile idare edilebilecek bir yanı da yoktu üstelik. Samimiyetine güvenerek yaptığı terbiyesizliklerden sonra Basil’in yerinde olmadığım için kendisini şanslı hissetmeli düşüncelerine daldım. Bütün güzelliğini öylesine tarif ediyordu ki yazar sinir olmama rağmen kafamın içinde kusursuz biri canlanmıştı ve evet bazen bu aptallıkları görmezden gelmeme bile yol açıyordu. Basil’in duygularını paylaşıyordum adeta(%10 civarı bir ölçüde olmasına rağmen). Gel gelelim hikayemizin baş kötüsü ile tanışmaya. Lord Henry… Kendisi ile Basil ile olan ilk bölümdeki diyaloglarından dolayı bir nefret ilişkisi kurmak üzereydim. Bunu yapmama engel olan o adeta yüce bir edebiyat kitabının vücut bulmuş hali gibi olan konuşmaları sonraki bölümde kendine yeni bir boyut kazandırmıştı. Bahçede onların yanında olduğumu bile söyleyebilirdim. Yazarın detaylı anlatımları sayesinde ben de orada onlarla oturup aynı Dorion gibi lordum henry’nin büyüsüne kapılmıştım.(sonraki bölümde Dorion’u ona katılması için davet edişinden sonra ben bile çıkıp gitmiştim o kapıdan.) Lord Henry karakter olarak rahatsız edici bir tutuma sahip bir karakter gibi görünse de aslında zamanla en çok bağ kurduğum karakter olacaktı(Hikayeden yitip gidene kadar tabii ki). Bahçedeki yürüyüşten sonra kazandığı kalbimi daha sonra bir yemek masasında feth etti diyebilirim. Ortamda dikkatini çeken ve ilgilendiği kişi ile kurduğu iletişim şekli ki bu bir iletişimsizlik olduğu halde nasıl isimlendireceğimi bilmediğim için böyle söylüyorum. Dikkatini çekmek ve ilgi duyduğu kişiyi hem eğlendirmek hem de ona odaklanması için hareketi kesmeyen tavrı benim kendimde de gördüğüm bir şey oldu. İnsanlara karşı alaycı ve umursamaz tavrı aslında rahatlık diyebilriiz buna. Dürütlüğün geitrdiği bir özgüven ile birleşince rahatsız edici bir duruma gelebiliyor. Hayat görüşü olarak da ilk bölümlerden kendime benzettiğim hedonist düşünceler ile beni yakalamaya başlamıştı zaten. Fakat beni tanımayan kişiler için bu cümle bir miktar aşırı olabilecektir benim katıldığım görüşleri olsa da asla tamamen katılmadığım fikirlere de sahipti, cinsiyetçi ve alaycı tavırları başta olmak üzere. Kendisi Dorion Gray için kulağının arkasından fısıldayan bir şeytan gibi ona tavsiyeler veriyordu, açık manüpülasyon olan bu fısıltılar, kendisinden daha üstün bir zeka ile karşı karşıya olduğunu bile anlayamayacak toy delikanlı Dorion için kana karışan bir zehir gibi yavaş yavaş etkisini gösterecekti tabii. Manipülasyonun böylesine yarı açık oluşu aslında kafamı karıştırmadı da değil yani açık veya gizli olması gerekiyor gibi düşünsem de yazarın hikayeleşirken bu düşünceleri hikayeye nasıl uyum sağlattığını gördükçe, aslında düşüncemden ziyade olabilecek bir şey olduğunu kabullenmemi sağladı. İnce bir işçilikle işlenmiş fikirlerin uygun olmayan topraklarda zehirli çiçekler verdiğini gördüm. Lord Henry karakteri psikolojik olarak incelediğimde dönemin ve her dönemde olmuş o varlıklı ailenin şımarın çocuğundan ziyade kendini eğitirken toplum tepkisinden kaçınmak için oldukça siyasi bir yaklaşım olarak adlandırabileceğim ilişkiler kurmuş. Toplumdan aslında yargılayacakları ve asla tasvip etmeyeceği şeyleri onları yücelterek aslında ne kadar kolay bir şekilde kabul gördüreceğini göstermiş oluyor. Bu şeytani kişilik aslında bizlerin “şeytan tüyü var” olarak adlandırdığımız insanların basit bir örneği gibi. Karakter ilerleyen bölümlerde görevini yerine getirip silinene kadar adeta sanatın vücut bulmuş hali gibi o zehirli tohumlarını saçarken kendine hayran bırakan konuşmalar yapıyor, ki bu da okuyucuya bence kaç-savaş’dan ziyade sevgi-nefret ilişkisi kurdurtuyor. Karakterin kendi yaşantısında da denemeye cesaret edemeyeceği şeyleri aslında bu toy delikanlı ile test etmesi de en çok dikkatimi çeken şey oldu. Başta merak ile başlayan ilişki hikaye ilerledikçe meraktan hayranlık ve kıskançlık karışımı bir noktaya evrildi bence. Lord Henry için Dorion kendi yapamayacağı bir çok şeyin deneme tahtası da diyebiliriz. Nihayetinde bir zehirli kuyu olan o sarı kitabı verdiğinde son bulacak sınavlara tabi tutuşu bunun büyük bir göstergesi. Karakterleri benzettiğim bir durum var. Kitabın bir noktasında okurken alel acale elime bir kalem alıp şunu yazmıştım. BABA - OĞUL - KUTSAL RUH Lord Henry - Dorion Gray - Basil Hallward Yazarın benim gözümde karakterleri tasarlarken böyle bir yaratım çabası olmalı. Hikayeyi derinleştirdiğimde Dorion Gray masumiyet ve saflığı temsil eden bir oğul gibi babanın büyüsüne kapılıp verdiği öğütleri hiçbir süzgeçten geçirmek gibi bir düşünce dahi olmadan kabullenmiş gibi görünüyordu. Dinler bir noktada benim için de böyledir. Eğer ki kişi hakikat yolunda akıl süzgecini bırakırsa vay haline. Bu körü körüne bağlanmaktır ve bir insanın konu ne olursa olsun kendine yapabileceği en kötü şey bu olabilir. Bu durumda oğul babanın öğütleri neticesinde bir yol çizmeye çalışırken insanı yetersizlikleri, bunların çoğu akıl ve vicdani durumlardır. Onu sonu gelmeyen bir karanlık yola sürüklemiştir. Kutsal ruhumuzun ona olan sevgisi ile şımarmaktan geri durmayan oğul yanlış yollara sürüklenirken kendisine akıl verecek olan kutsal olan ruhu katledecek kadar kendinden geçmiştir. Buna ben en çok delirenlerin genelde en çok bilgi sahibi olan kişiler olması diyorum. Kişinin bilgisi akıl sağlığını yerinde tutmaya yeterli olmayacaktır. Aklın esiri olmuş iradeler delilik çukuruna düşmeye en meyilli olanlardır. Baba ise bu hikayede eylemsiz görünen sadece varlığı ile hayranlık uyandıran ve sürekli yanına sığınılmak istenilen güvenli bir liman olarak görülmekte. Aslında bakıldığında babanın yaptığı hiçbir şey olmamasına rağmen bütün olaylarda etkisi varmış ve aktif rol alıyormuş gibi görünüyor. Bu yanılgıyı yaran şey işe kuşkusuz yazarın karakteri hikaye içinde varettiği şekilldir(ki ben buna bayıldım). Bu denli özenle yazılmış bir karakterin yanında ilerleyen süreçlerde birden kendimizi Dorion gray ile baş başa buluyoruz. Karakterin “kendini gerçekleştirme” çabalarına tanıklık ettiğimiz durumda, aslnda biraz gülümseyerek ona eşlik ettiğimi söylemeyliyim. Çünkü ben de benzer yollardan geçerek farklı konularda da olsa kendimi gerçekleştirmek için çok bağlantısız noktalarda işlere girişmiştim. Nihayetinde ben henüz bir yolun sonuna erişememiş olsam da bu Dorion için böyle gerçekleşmedi ve karakterimiz tatminsizlik ve dönemin çaresiz yaşantısına ait bir soylu birey olarak bomboş diyebileceğim bir yaşantıya ulaştı. Hikaye beni bir noktada ters köşe etmeye başlamıştı bunlardan önce. Alık ve sadece güzel bir heykel kadar boş olarak tasvir edilen karakterin aşka olan bakışından sonra kendi içinde ne kadar derinleştiğini gördüğümde şaşırdım. Çünkü Sibly Vayne hikayeye öyle bir Dahil oldu ki birden Dorion Gray ruh kazanmış oldu bile diyebilirim. Alt zümreden olan bu anlatmalara doyulamayan güzelliği olan genç hanımefendi bizim oğlumuzu derinleştirmekle kalmıyor aslında aşkın büyüsünü gözler önüne seriyordu. Ne kadar boş olursa olsun bir kalbin sevgi ile nasıl çiçekler açan bir bahçeye dönüştüğünü gördük. Ufak jestler ve aslında süreklilik gösterilen hayranlık gösterilerine verilen dönüş ile karakterin bir noktada nasıl bu kadar hızlı sevgiye dönüş verdiğini gördüğümde boş gelmişti. Aslında Dorion için Sibly onun insnaların dışarıdan gördüğü Dorion Gray olduğunu anlayamadı diye düşünüyorum. Aşkı kusursuzlaştırmak veya aşkın varlığı yüceltmesi ile aslında göz önünde olan toy ve hevesli Sibly asla anlaşılmayan bir kurbandan farksızdı. Yeteneği ve güzelliği onu Dorion için bir tapınma noktası haline bile getirmişti. Nihayetinde her hikayede olduğu gibi bir sorun olmalıydı ve oldu Dorion için o Sibly’nin sanatından uzaklaşması anında gerçekleşmişti. Çünkü orada toy kurbanımız olayların farkında değildi, o da Dorion gibi aşkın kusursuzlaştırmasına kapılmıştı. Sanatından uzaklaştığını duyduğu an Dorion’un içinden çıkan o nefret dolu kişi aslında şaşırtmıştı fakat biraz empati yaptığımda kusursuz aşkına küfür eden birini görüyordu karşısında bu kişi o aşkın sahibi olan kadın olsa da. Nihayetinde kusursuzluğunu kaybedeceğinden korkutuğu aşkı için Sibly’e acımasız sözler söyleyip onu terk etmesi benim empati yapabildiğim bir noktadaydı. Kör olmak böyle bir şeydi çünkü. Gece evinde yaşadığı uzun düşünce sekanslarında aslında haksız olduğunu anlaması ve yazarın bizlere onun içinde de bunun farkındalığına ulaştığını anlattığı o bölüm benim için en özel bölümlerden biri olmuştu. Kusursuzlaştırılan aşkı bence bir ergen kavgası olarak gösterdiği o gece karakteri kendime yakın hissettim. Acı çekmenin verdiği etki ile asla yapmak istediği asla söylemek istemediği şeyleri yapmış olduğunun farkında oluşu ona aslında o an yaşadığı ve büyük acı sandığı bir şeyden daha gerçek ve daha üstün acılar olduğunu kanıtlıyor gibiydi. Karakterin ilerleyen saatlerde acıdan sıyrılıp azaba dönüşen bu düşünsel süreç nihayetinde hepimizin yaptığı gibi ortada bozulan bir şeyi tamir edip daha yüce bir konuma getirmenin hevesi ile geceyi sabah etmişti. İlk defa o gün aslında o hançerin ucu göğsüne değmişti Dorion Gray’in. Sabah aldığı haberle yıkılan dünyasını ben de onunla birlikte izledim. Pişmanlığın en kötü yanı telafi edememenin ızdırap dolu oluşudur. Bu nokta da tam olarak böyle bir nokta. Telafi edeceği bir şey kalmayan Dorion bir anda yine o tatlı zehri kana kana içmeye başladı Lord Henry nin ellerinden. Çünkü acıyla mücadele etmenin en kolay yollarından biri onu yoksaymaktır. Acıyı yoksaydığını gören arkadaşı ve sevdalısı Basil de bir hayli şaşkın karşılamıştı bu durumu. Öfkelenmesi de haklı bir sebeptendi çünkü daha önce o denli aşkla bahsettiği kadının ölümü karşısında adeta hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyordu. Bu sanatçımız için aşka ihanet edilen bir durumdu. Tabii nafile çabalarını gören Basil de bir noktada bıraktı işin peşini. Dorion’un tablo ile yaşadığı şey benim için işi fantastikleştiren o olay işlerin sıkıcı olmaktan çıktığı bir noktaydı. Dorionun o mistik varlık olmadığını düşünmeye başlarken birden bütün hikayenin odağı haline gelmişti. İçten yakarşının ve dileğinin kabul olduğunu gördüğünde tablonun yüzündeki ifade değişimi hayal ederken bile beni ürkütüyordu. Tüm etkileşim sahnelerinde artarak giden bu durum beni dehşete düşüren bir tablo hayal etmeye kadar götürdü. Özgür olmanın ve sınırsız olmanın verdiği özgüven ve aslında ahlak sınırlarının dışına çıkabilmenin insan zihninde ne kadar karanlık nokta varsa aktif ettiğini gözlemliyordum. Bembeyaz bir sayfanın aslında o kadar karanlık bir arka yüze sahip olacağını düşünmeden o masada ona bakan insanları görüyordum Dorionun yaşadığı olaylarda. Gençliği kaybetmek ile ilgili kaygılı cümlelerin sık kullanımı bana yazarın kendinden kattığı bir nokta olduğunu düşündürdü. Kitabın en başında Basil için yazılmış diyaloglarda bahsettiği gibi sanatçı bir eser üzerine ne kadar yoğunlaşırsa aslında o kadar ruhunu katıp kendinden bir şey bırakıyor. Dorionun genç kalması da bence yazarın kendini ifade ettiği korkularından biri olmalı. Bu noktada biz yazarlar olarak ele alacağım konuyu, çünkü bu şekilde kendimi ifade etmek bana da ayrı bir haz veriyor. Kaygılamızı sıklıkla yansıtma eyilimindeyiz. Burada gördüğüm şey ise Dorion için biçilen kaderin insanın canı yandığında(ki buna insan diyerek sınırlamazsak neredeyse her canlı için geçerli olan bir şey) korunma mekanızması aktifleştiğinde gördüğümüz duruma dokunan epey olay olsa da, Kaybettiği sevgilinin acısını kabullenmemesi ile başlayan, kabullendiği noktalarda ise bunu yaşamamayı tercih ederek her gördüğü şeye saldıran bir karakter olarak varolmak diyebiliriz. Karakter gelişimini anlatma konusunda bazı noktalarda yetersiz bulduğum için bazen anlamakta zorluk yaşadım ama bu da kitaba okuyucu yorumu katan ve içine çekmesini sağlayan bir durumdu. Daha anlaşılır ve detaylı olduğu noktada muhtemelen çok yetersiz olacağını düşündüm. Akıcılık konusunda bazen sayfalarca boş okuma yaptığımı söylemeliyim. Bu negatif olabilecek bir şey olsa da yine beni içine alacağına şüphe etmediğim bir durumda olduğum için okumaya devam ettim. Hikaye anlatımındaki kopukluklar beni kendi kendime hikayenin boşluklarını doldurmaya itti. Fantastik unsurlar da bazen garip geldi açıkçası daha fazlasını beklememe yol açsa da hep dozunda ve minimal kalması kopmamamı sağlayan bir başka unsur oldu. Kitabın orta bölümlerinden sonra tek bir karakter üzerine odaklanması bu durumu sıklıkla hissettiğim bölümlerdi. Karakter sürekli gelişmekte ve biz de ona eşlik etmekteydik. İlk başlarda bahçede gölgede oturup sohbetlerine tanıklık ettiğimiz çocuk zamanla yaş alıyor ve gelişiyordu, bu çok normal olan bir durum olsa da karakterin karanlık yönde gelişim gösteriyor olması ilginç bir durumdu. İyilik timsali ve güzellik abidesi olan bir karakterin içten içe çürüyen ruhunu görselleştiren ve karakterin de bu durumu bizler gibi takip ediyor oluşu bir noktada dördüncü duvarın yıkıldığı izlenimi oluşturdu. Karakter bir noktada sonra adeta bizlerle eğleniyor gibiydi ki yazar için bu keyifli bir süreç olmalı. Yazarın karakteri kontrol edemediğini bile düşündüm bir bölümde. Nazlı ve korkak karakterimiz son bölümlerde bolca pişmanlık yaşayıp zayıf zihninin aldığı zehirler neticesinde çöküşün eşiğinde olduğu bir konuma geldi. Aslında içten içe haz aldığım bir durum olduğunu söylemeliyim. Ahlak ve duygudan soyutlanmış, pişmanlığı yaptığı kötülüklere kalkan etmiş bir haldeydi ki bu çok sinir bozucu bir durumdu. Sevgili Dorion artık yavaş yavaş iğrenç bir ruhun içinde barındığı güzel süslü bir bedendi benim için. Zannediyorum ki yazar da bu noktada Dorion ile olan bağını kaybetmiş olacak ki yaşadığı durumları daha kısa ve öz tutmaya başlamış. Hala içinde o karakterin bağı varken de bitimeye çalışmış gibi hissettirdi son bölümler. Tekrar sevilmenin ve sevmenin heyecanını yaşadığı bölüm bana baş ağrıları ile döndü. Ben de artık neredeyse iğreniyordum karakterden. Yazarın yaptığı en iyi işlerden biri de aslında bizim duygularımız ve düşüncelerimiz ile kitap boyunca sürekli oynamaktı aslında. Sevgi hissettiğimiz yerlerde hüzün ve acı vardı. Empati yapıp sıcak tebessümler ettiğimi karakterlerin ölümünü gördük ve onlardan zaman zaman nefret bile edecek kadar içselleştirmiştik. İşin sonunda yazık oldu diyemedik bile. Çünkü yazık olan şey tam olarak neydi onu bile unutturmuştu. Lord Henry hayatına devam ediyordu o dokunulmaz yüceliğiyle. Dorion kendi acılarına son vermişti her şekilde. Bir yandan da asla bozulmaması gereken en saf en temiz olan Basil hiç olmuştu artık. Ama final paragrafında beni ortada bırakan hiçbir şey yoktu. Kocaman bir kör düğüm çözülmüş hatta rahatlama hissi ile yüzümde bir tebessüm bırakmıştı. Yüzümdeki tebessümü farkettiğim anda aklıma Dorionun o ilk gece resminde fark ettiği tebessüm geldi. Şuanda yüzümdeki tebessümden başka bir şey olamazdı bu. Sonrasında kitabı kapatıp uzun uzadıya düşünmeye başladım taa ki bu yazının başına oturana kadar. Hoşça kalacak herhangi bir şeyin olmadığı bir katabın sonundaydım… Oscar Wilde Dorian Gray'in Portresi Eyüpcan TİMUR
Alıntı
Dorian Gray'in PortresiOscar Wilde · Can Yayınları · 201899,2bin okunma
··
427 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.