Kitabı okumaya başladığım andan itibaren roman kahramanlarının arasında dolaşmaya, onlarla yaşamaya başladım. Sanki komşum, ailem gibilerdiler ve akşam eve döndüğümde, kitabı elime aldığımda onlarla vakit geçirmeye başladım.
Buna sebep olan şey kitabın açlık, sefalet, çaresizlik, ölüm, ayrılık gibi konuları işlemesine rağmen romantizm ve betimlemelerden uzak olmasıydı. Aslında tam bir realizm akımı kitabı denebilir.
Kitaptaki olay örgüsü Amerika’da geçiyor. Sanayileşme ve tekelleşmenin önünde duramayan, bankalara borçlanan ve ödeyemeyen çiftçiler önceleri kendi tarlalarında işçi olarak çalıştırıyorlar. Ancak bir süre sonra traktörlerin yaygınlaşmasıyla bu topraklardan atılarak başka şehirlerde iş aramaya başlıyorlar. Ancak bu durum ülke geneline yayıldığı için çiftçilerin emekleri, varlıkları ve hatta onurları ciddi şekilde sömürülüyor. Aslında kitapta kontrolsüz kapitalizmin vahşetini detaylıca anlatıyor. Kim bilir belki de yurtlarından edilmiş Kızılderelilerin lanetidir…
Ömrüm boyunca unutamayacağım karakterler işlendi beynime bu kitapla. Hatta gözlerimi kapadıkça yüzlerini görüyorum sanki karakterlerin.
Son olarak kitapta geçen bir kıyaslama dikkatimi çekti. Tarlaları süren bir at kışın çalışmasa bile aç bırakılmaz. Ama insanlar bırakılır…