Julian Barnes’ın klasik ironik anlatımı ve felsefi derinliğiyle zekice kurguladığı siyaset sahnesindeyiz. Kelimelerin bir tahakküm aracına en çok dönüştüğü yer değil mi orası? Hatta fikirlerin? Fikirsizliğin büyük bir dert olduğu malumumuz, ama fikirlerin de sabitlendiği noktada başımıza ne çoraplar ördüğünü kim inkâr edebilir? Barnes’ın romanı, kadınların kelimesiz yürüyüşleriyle açması boşuna değil. Az önce mutfaktan çıkıp gelmiş gibi duran kadınların pankartsız, slogansız protestosu, devam eden sayfalarda tanıyacağımız iki karakteri – devrik bir diktatörü ve saf değiştirmiş savcıyı – en baştan alaşağı ediyor, iki karşıt ideolojinin hâkimiystine daha en baştan dil çıkarıyor. Ne güçlü bir giriş! Bayıldım!
Roman, eskinin diktatörü, bugünün yaşlı adamı (hayatta kalabilen tüm diktatörler gibi) Stoyo Petkanov’un yargı sürecini anlatır ve anlatıda başsavcı Petro Solinski’yi odağa getirir. Bu iki karakterle tarihin asla bitmeyen “kim haklı” savaşını siyaset arenasında adalet, hukuk ve bireysel vicdan muhasebesi üzerinden sorgular, sorgulatır. “Gözlemlenebilir gerçekliğin bütün kanıtlarına rağmen devam eden inanç mı” yoksa “gerçekliği kabul eden ama yine de gerçek bir inanç sahibi olduğunu iddia etmeyi sürdüren” kişi mi daha kötüdür? Al birini vur ötekine durumu. Ama neredeyse dünyanın yarısından fazlası böyle değil mi? (İyimserliğim üzerimdeyse demek ki.) Çarpışa çarpışa aklıselimliği de asla sahneye davet edemiyorlar zaten, dünyanın hâli ortada. Ülkenin de keza öyle…
Ama çarpışmayanların elleri temiz mi? Hiç sanmam. Tarihin neresine bakarsan bak, sonu trajik biten her hikâyede, mahalle yanarken çoğumuz kahvede pişpirik oynayan, okeye oturan, dili yanmasın diye çayı üfleyerek içenler gibiyiz. Öyleyiz.
Julian Barnes edebiyatı! Sağ olsun! Ben çok seviyorum. Barnes’la tanışma kitabı olarak öneremem ama Barnes seversen, okuyacakların arasında olsun derim.