Şimdi burada uzun uzun yazmaya ne kadar gerek var bilmiyorum. Şahsen niyetim uzun yazmak değil ancak ben hiç susan bir insan da değilim zaten şu siteye attığım yazılardan bile anlaşılabilir. Hakim olduğum bir felsefe olmasa da bu kitabı okumak bile temel bilgileri bir noktaya kadar sağlıyor ancak şu an içinde bulunduğumuz ekonomik sistemi doğrudan eleştirdiği için ve yayınlayan yayınevi dahi bu sistemle çalıştığı için ana akım medyada görmek çok zor. Bunun kasıtlı olarak yapılıyor olması da bana uzak bir komplo teorisi gibi gelmiyor açıkçası sonuçta gerek sosyal medya gerek televizyon tüm şirketler bu ekonomik sistemden faydalanıyorlar. Ancak kitapta da üzerinden geçildiği üzere sayıları gerçekten çok az.
S
Yetiştiğimiz yer Türkiye. Burada doğup müslüman olmak çok kolay. Hatta muhtemelen bir zorunluluk çünkü daha bilinciniz bile oluşmadan kafanıza takke ya da başörtü takıp fotoğraflarınızı çekmeye, daha yargınız sağlam oluşmadan cennet ve cehennem gibi kavramlarla sizi dine bağlıyorlar insanlar. Bu insanlar da anne babanız. Onların da bir suçu yok elbette. Aynı sistemde doğup büyüdüler. Muhtemelen kendileri gibi “günahkar” yetişmenizi istemiyorlar ve bu yüzden sizi dinar yetiştiriyorlar. Bir sistem olarak düşünmüyorlar, cennete gitmenizi istiyorlar. Türkiye’de baskın din islam. Doğal olarak yaşadığımı çevrede her şey islamla entegre ve dini boyutu aşıp kültürel olmuş durumda. Şu an Ramazan ayındayız ve orucun ne kadar kültürel olduğunu görmek mümkün. Oruç tutup tutmamak çoğu insan için bir tercih değil. Evde eğer sahur ve iftar yapılıyorsa ona katılıyorlar, yoksa katılmıyorlar. Bayram namazı belki daha da iyi bir örnek. O kadar çok kişi gidiyor ki bayram namazına Cuma’ya gitmeden insanların bile gittiğini görüyoruz. Bize zamanında izletilen ATV dizilerinde bile cuma namazından bahsedilmezken Bayram özel bölümleri olur, namaza gidilir ve akraba ziyaretlerinde bulunulurdu.
Yani sistem böyle bir şey arkadaşlar. Bunun insanlara ait bir kültürel boyutu mu var, yoksa kuvvetli kişiler ve kurumlar tarafından dayatılıyor mu bilmesi zor ancak bu ikisinin sık sık kaynaştığı durumlar da oluyor. İnsanlar genelde bir anda fikirlerini değiştirmiyor. Bir yerlerden bir şeyler geliyor mutlaka. Mesela müslüman olarak doğdunuz zaman müslüman olarak ölmeniz çok muhtemel. En dindar arkadaşlarım bile İncil ve Tevrat’tan bihaberler genelde. Bu bana çok saçma geliyor. Çünkü eğer Danimarka’da doğsalardı hristiyan olacaklarını anlamına geliyor bu. Eğer şimdi diğer dinleri okumuyorsanız orada doğunca da okumazsınız. Yani zaten bu insanların müslüman olmaktan başka seçeneği yok. E ekosistem de bunu destekliyor zaten. İnsan yıllarca namaz kılıp inandığı bir tanrıdan kolay kolay vazgeçmek istemiyor. Ancak hiç yoktan inandığı sistemin yerelliğini görmesi belki de onun için bir başlangıç oluşturabilir. Yani insanın bence özgür bir fikrinin olmaması, tamamen sisteme göre işlemesi kendini rahatsız etmelidir. Herkes farklı olacak diye bir kaide yok elbette ancak önemli fikirlerinin tamamen doğduğu yere ait olması ve bunun üzerine hiç bir düşünce geliştirememiş olması bence insanı üzmeli.
Peki bunların komünizmle ne alakası var. Komünizm, muhtemelen Türkiye’de en az Ateizm kadar korkunç bir şey. Yani sistem dışında. İnsanlar hakim değiller ve sadece uzak duruyorlar. Terör gibi bir şey yani. İsmini anmak bile kötü. He olursa böyle bir şeyler de ya hemen inekli minekli garip bir örnek veriyorlar. Ya da hemen SSCB örneğini verip kaçıyorlar. Marx’ın iyi niyetli olduğunu ve insan doğasını öngöremediğini söylüyorlar. Halbuki komünizm bu kadar korkulacak bir şey değil aslında baktığımız zaman.
Yani isterseniz en vasıfsız işçi olun isterseniz en vasıflı. Ne kazanıyorsanız kazandığınız kadarı “patron”unuz sadece “yönetim yaparak” yiyor. Diyelim siz bir pilotsunuz. Belki de elde edilmesi en zor mesleklerden biri. Yıllarca sert eğitimler görüp bir o kadar da deneyim istiyor. Ancak uçağınız yokken beş para etmezsiniz. En iyi ihtimalle öğretmenlik yapabilirsiniz ancak onun için de size sınıf, öğrenci ve okul lazım ki eğitiminizi akredite edebilsin ve öğrencilere sertifika (diploma) verebilsin. Gördüğünüz gibi pilotluğunuz beş para etmiyor. Oysa en sıkı eğitimlerden geçtiniz yıllarca. Para etmeniz için ben sermaye sahibi olarak bir uçak alıp size bu uçağı veriyorum ve sizin tek işinizin uçağı sürmek olduğunu, ayın 15’inde buna karşılık size aylık 600bin lira atacağımı söylüyorum. Siz de mecburen tamam diyorsunuz çünkü uçak alacak paranız yok ve muhtemelen asla olmayacak. Oldu ki uçak aldınız bu sefer uçağınızı tır gibi kullanamayacağınız için bir havalimanına kayıt ettirmeniz falan lazım derken yine maaşlı bir çalışan olacaksınız. Asla yaptığınız hizmet için para alamayacaksınız. Size layık görülen maaşı kabul ediceksiniz. Ha etmezseniz de maaş artırmak zorunda değilim çünkü her sene yeni pilotlar çıkıyor zaten. Başka bir uçak sahibine gidip daha yüksek maaşı istediğiniz zaman ise daha ucuza pilot bulabildiği için sizi reddedicek. Benim bu hikayedeki tek özelliğimi fark ettiniz mi? Param olması. Ben ne pilotum, ne yöneticiyim ne de başka bir şey. Şansa hayatımı gözlerimi açtığımda ailemin bol bol parası varmış sadece. Siz ise onca sıkı eğitime rağmen tamamen benim ipimin keyfine kaldınız.
Bugün ne iş yaparsanız yapın, öğretmen bile olsanız bir sınıfa ve okula ihtiyacınız var. Müzisyenseniz çalacak bir yere, inşaat işçisiyseniz aletlere ve kaynaklara ihtiyacınız var. Ve bunlar sermayenin elinde. Sosyalizm, temel olarak üretim araçlarının işçilerde olması gerektiğini savunuyor. Yani uçaklar şansa zengin doğan kişilerin değil, onları kullanan pilotların ve içeride bulunan görevlilerin olacak. Havalimanı da orada çalışanların. Yöneticilerin de elbette ancak yöneticiler hisse sahibi zenginler değil de gerçek liderler olacak. Kimsenin maaşına bağlanmadan elde edilen gelir adil şekilde dağıtılacak. Böylece herkes ne kazanıyorsa en az iki katını kazanmış olurken yalnızca paradan para kazanan, hor gördükleri ve her zaman çalışma koşullarını kötü tuttukları işçilerinin yarısı kadar para kazanan, milyarder olduktan sonra bile tek kuruş yardım yapmayıp hayır kurumlarını sadece para aklamak için kullanan, parası sonsuza geldikten sonra sıkılıp özel adalarda çocuklara tecavüz eden zengin insanlardan kurtulmuş olacağız. Burada lütfen “zengin” olmalarına değil, yaptıkları diğer şeylere dikkat edin.
Yani temel olarak iddia çok güzel duruyor. Sadece paraları olduğu için sömüren insanlardan kurtulmak. Bu iddiaya karşı çıkmak için kullanılan en sık yol insan doğasının böyle işlememesi. “İnsan doğası” böyle net kullanmak için çok cesurca bir kavram. İnsanlar yıllardır bunu araştırıyor ve şu an içerisinde bulunduğum psikoloji bilmi de bunun için kuruldur. Peki insan doğası gerçekten de insanların birbirini ezdiği ve adil olmayan bir doğa mıdır? Açık konuşmak gerekirse insan doğası hakkında pek de bir şey bilmiyoruz. Ancak tarihi çizgide insanlığın yaygın olduğu fikirlere, çocukların kültür yükleri zihinlerine yüklenmemişken yaptığı davranışlara ve yine insanların hayvanlardan temel farklarına bakmak “insan doğası” hakkında ufak fikirlere sahip olmamıza yol açabilir diye düşünüyorum. Ancak elbette bunlar da yeterli olmaz ve asla gerçek sonuca varamayız. O halde size soruyorum. Şu an size bir köle verseler ve hiç bir otoritenin bundan haberi olmayacak olsa o kişiyi azat eder misiniz yoksa kullanır mısınız? Elinize bir insanı ezme fırsatı geçtiği zaman o kişiyi ezer misiniz yoksa daha eşitlikçi mi yaklaşırsınız. Bu insanları bir konuda kendiniz aşağıda gördüğünüz zaman onların kötü davranılmayı ya da sömürülmeyi hak ettiğini düşünüyor musunuz? Bu tamamen ideolojik bir durum. Bana her ne kadar mantıklı gelmese de sağ görüş insanlar arasında kaçınılmaz bir hiyerarşi olduğunu ve insanların da buna uyum sağlaması gerektiğini söyler. Burada sorduğum sorulara “evet” diye cevap vermek sizi biraz bile rahatsız ettiyse lütfen biraz daha siyaset okuyun. Belki de görüşleriniz değişebilir, istemediğiniz bir şeye inanıyor olabilirsiniz.
Kapitalimzin tüm tatlılıkları da bu sömürü düzeninden gelir aslında. Sömüren sömürebildiğini sömürür. Çok sömüren çok kazanır, az sömüren az kazanır. Bugün yaşadığınız yere yakın bir yerde kafe açsanız ve garson tutmanız gerekse ona ne kadar maaş verirsiniz? Ona verdiğiniz her lira kendi aylık kazancınızdan düşecek. Bu sebepten ötürü çoğu garson-kasiyer gibi işçiler “vasıfsız” oldukları gerekçesiyle her zaman asgari ücret alırlar. Aldıkları ücreti hak edip etmedikleri önemli değildir. Önemli olan iş sahibinin kazancıdır. Her ay milyonlarca lira da kazansa işçilerine zam vermez. Çünkü sömürü düzeni böyle sağlanır. Sizi o kasiyerden ve işçilerden o kadar çok uzaklaştırırlar ki hiç birini tanımazsınız ve aldıkları maaşla, çalıştıkları ortamla ilgili kötü hissetmezsiniz. Sizin için tek önemli bir şey vardır. O da sermayenizi büyütmek. Siz artık bir birey olarak parayı araç değil, amaç olarak kullanırsınız. Eğer kafeniz başarılı olursa çalışanların maaşını artırmak yerine bir kafe daha açarsınız ve zincirleşirsiniz. Oradaki çalışanlarınıza aynı muameleyi yaparsınız. Ne kadar yükseğe çıkarsanız, aşağıdaki insanları o kadar az umursamaya ve yönetim olarak o kadar uzaklaşmaya başlarsınız. Kapitalizmin o meşhur başarı hikayesi de buradan gelir aslında. Ne kadar sömürdüğünüzle alakalı.
Ancak artık bu devir de kapandı. Artık sizin sömürmenize izin vermeyecekler. Sıfırdan başlayıp sömürme devri bitti. Artık büyüklere biat etmek zorundasınız. Kapitalizm, sözde bir şekilde rekabeti sağlayarak hem işçilerin haklarını korur, hem de şirketleri inovasyona zorlar. Bunun en güzel örneği de bizim Türkiye’deki hat operatörleridir. Aralarınad öyle bir rekabet vardır ki su fiyatına internet kullanırız. Üstelik internetimiz de Danimarka-İsveç ayarındadır. Bu rekabet denen şey bu kadar iyidir işte. Şaka bir yana böyle bir durumda rekabetin ortadan kalkmaması için adaleti sağlaması gereken “rekabet kurumları” vardır ancak adını ayda bir haberlerde görürüz ve başka bir işlevi yoktur. Yurtdışında her ne kadar daha iyi çalışıyor olsa da tekelleşmeyi önlemek bir noktadan sonra mümkün değildir. Hayatta bana bu tokadı ilk lise senemde yazın kırtasiyede çalışırken görmüştüm. A4 kağıdı satmak için okullarla anlaşmaya çalışıyorduk ancak başka bir kırtasiye kağıdı alım fiyatından daha ucuza bir okula bırakıyordu. Şimdi bu size çok saçma geliyor olabilir ancak o şirket için önemli olan ihaleyi korumak ve bizi dışlamak. Kısa vadede zarar ediyor ancak bizden daha büyük olduğu için o zarar onun umurunda değil. Ustamın nasıl dert yandığını ve duruma inanamadığını gördüğümde anlamamıştım ancak kapitalizm tam olarak bu. Önemli olan ne kadar akıllı ya da iyi niyetli olduğunuz değil. Ne kadar paranızın olduğu. Yani kapitalinizin. Sermayenin. Ancak soran olursa rekabetin olduğunu, bu rekabet sayesinde ise su fiyatına internet kullandığımızı söyleyebilirsiniz. Böyle dediğiniz zaman “ahbap çavuş kapitalizmi” denebilir. “Gerçek kapitalizm bu değil” gibi şeyler duymak mümkün ancak elbette başarısız olmuş komünist topluluklar komünizmi tamamen yansıtmaktadır.
Bir de şöyle bir senaryo düşünelim. Çok akıllı bir şey icat ettiniz. Yüzyılın icadı. Ama seri üretime geçemiyorsunuz. Patentinizi falan aldınız. Yapacak hiç bir şey yok. Paşa paşa yatırımcı aramak zorundasınız ki size para versin. Para verdiği için de sizden sonrasında para alacak. Hiç bir şey yapmadan, sadece ürününüze jürilik yapacak, beğenirse parasını koyup ya sizden 4-5 katını alacak ya da sizin bulduğunuz, fabrika işçilerinin ürettiği üründen %10-15 pay almaya başlayacak. Hiç bir şey yapmadan hem de, sırf parası olduğu için.
Son olarak “insan doğasına” değinelim. Bazı insanlar Marx’ı fazla iyimser olmakla suçlarlar. Bu kadar iyi bir toplumu geliştirmenin imkansız olduğunu söylerler. Bu her şeyden önce hayatla ilgili kötümser bir varsayımdır ve Atatürk’ün de dediği gibi “Umutsuz durumlar yoktur. Umutsuz insanlar vardır…” Hocam biz baktık insan doğası kötüymüş sosyalizmi iptal ettik doğru bir yaklaşım değil elbette ancak “kötü” insanların var olduğunu göz ardı etmek de mümkün değil. Peki ne yapacağız o zaman? İnanacağız. Bunun mümkün olduğuna inanacağız ve güzel şeyler istemeye, yapmaya çalışmaya devam edeceğiz. Ne sermayenin ne de kankalıklarını yapan otoriter devletlerin altında işçilerin ezilmeyeceğini göstereceğiz. Tabi bunun için işçilere ihtiyacımız var.
Çünkü işçiler ortada yok. Daha doğrusu varlar ancak çok fena şekilde ayrıştırılmışlar. Bakın cahiller demiyorum, ayrıştırılmışlar. Sistematik şekilde bu düzenin oluşturduğu nefreti başka yerlere yönlendirmeleri isteniyor: Diğer işçilere. Günümüzde nefret etmek, sevmekten çok daha kolay. Sırf bir filmi sevdi ya da sevmedi diye başka insanlardan nefret edenler bile var. Nefret etmek, kendini uzaklaştırmak, kendinle aynı şeyleri seven bir grup bulup ona sığınmak ve belki en önemlisi circlejerk takılmak. İnsanların medya üzerinden adeta zorla bireycilik, nefret ve ayrışma baskılanmasının kaçınılmaz sonucu. İnsanlar artık en basit şeyler üzerinden bile o kadar kolay ayrışıyorlar ki. Onlar da biliyorlar aslıdna böyle bir ayrışmanın gereksiz olduğunu ve bizi ezen insanlara karşı birleşmeyi zorlaştığını ancak insan bir noktada “iyi hissetmek” istiyor. İçindeki nefreti hiç olmazsa kusabileceği bir yere kusmak ve rahatlamak istiyor. Ekmek neden 15 lira düşünüyor, sinirleniyor ve bunun gerçek sorumluları yerine kendisi gibi ekmeğe o parayı zor veren diğer insanları buluyor. Emekliler gençlerden, gençler yabancılardan, yabancılar engellilerden, çocuklar kadınlardan, kadınlar erkeklerden nefret etmeye başlıyor. Bu nefret daha kolay geliyor insana. Belki de bir rahatlama sağlıyor ancak doğru yol bu değil ve hiç bir zaman olmayacak. Lütfen size dayatılan bu kimlik kavgalarının gerçek olmadığını, yalnızca insanların size pompalamak istediği nefretin bir aracısı olduğunu, haberlerin önünüze sunulurken suçluların cinsiyetinin ya da ırkının ne şekilde yazılıp yazılmadığını, haberlerin diline göre verilen tepkileri okuyun ve farkına varın. İnsanları oyalamak ve bütünlük olarak hareket etmelerini engellemek için yapılan basit medya oyunlarına düşmeyin. Topluluklar olun. Ve topluluk olduğunuz zaman en ufak fikir ayrışmalarında birbirinizi dışlamak yerine ortak düşmanınızı fark edin. Bu oyuna gelmeyin.
Sınıfsız bir toplum modern dünyada çok uzak görünüyor gibi olabilir ancak dediğim gibi her insanın umudu mutlaka olmalıdır. Bu ülkeyi kurtaran yegane şeyin umut olduğunu unutmayalım. Ve günümüzde yapay olarak üzerimize ittirilen yapay kimlik kavgalarına dikkat edelim. Bu kadar uzun yazacağımı hiç düşünmüyordum aslında ancak böyle bir fikrin bu kadar sistem dışı kalması ve benim gördüğüm kadarıyla, kimseye laf etmek amaçlı demiyorum, bu inanca sahip insanların da diğer insanlarla uğraşmayacak şekilde içine kapanması sonucu böyle basit açıklamalar yapan bir yazı falan da görmedim. İnsanlara basitçe anladığım ve bildiğim kadarıyla da biraz açıklamak istedim. Bahsettiğimiz şeyler genelde basit, biraz daha böyle bir toplumun nasıl işleyeceği için sanırım Kapital’i okumak gerekiyor zamanı gelince de onunla ilgili de yazarım umarım. Yaşı yeten herkes mutlaka okumalı diyip sonlandırıyorum.