(Spoiler)
Uğultulu Tepeler benim için oldukça çalkantılı bir okuma deneyimi oldu. Başlangıçta kitaba odaklanmakta zorlandım ama bir süre sonra hikâyenin içinde kayboldum. Bazı karakterler, içimi öfke ve nefretle doldursa da kitabı bir an olsun elimden bırakmak istemedim. Her sayfada "Acaba bu sefer ne olacak?" diye merakla ilerledim. Güzel şeyler olmasını umdum, ama her seferinde hayal kırıklığına uğradım. Kitap, 100 günü aşkın bir süre boyunca yanımda kaldı, ama sonunda onu elime aldığımda sadece 5 günde bitirdim.
Bazı yerlerde o kadar sinirlendim ki devam edemedim. "Bu kadarına da pes!" dediğim oldu, kitabı kapatıp bir süre okumamaya karar verdim. Ama sonra bir şekilde elim yine ona gitti. Olanları kabul edemesem de merakıma engel olamadım. Karakterlere kızdım, haksız buldum, ama yine de hikâyenin içine çekildim.
Aşk ve intikam böyle mi sonuçlanmalıydı? Beklediğim şey bu muydu? Bir boşluk hissettim, sanki bir şeyler eksikti. Belki de sevgiyi, bağlılığı, duyguların gücünü anlama şeklim, bu romanın sunduğu dünyayla tam örtüşmedi. Ama yine de, Uğultulu Tepeler bana aşkın, tutkunun ve intikamın ne denli yıkıcı olabileceğini gösterdi. Brontë’nin gotik atmosferi ve karakterlerin tutkuları öylesine gerçekti ki, kitap bittiğinde bile etkisinden çıkamadım.
Kitap, benden bir şeyler alıp götürdü sanki; okudukça eksildiğimi, ağırlaştığımı hissettim.. Uğultulu Tepeler
Daha da garip olanı, ara ara kendimden kesitler bulmamdı. Ama ben böyle yapmadım, bu kadar hissetmedim... Sonra kendime sormaya başladım: Yanlış mı düşündüm? Yanlış mı yaptım? Aşk gerçekten böyle bir şey mi? Bu kadar nankör müydü, bu kadar yıkıcı mı olmalıydı? Heathcliff ve Catherine’in hikâyesinde aşk, insanı besleyen bir şey değil, tüketen bir şeydi. Oysa ben sevgiyi, birini bu kadar derinden hissetmeyi böyle hayal etmemiştim. Aşkın tüketildiğini her ne kadar kitaptan okuyup "Olmaz öyle şey!" desem de, aslında aşk gerçekten tüketiliyordu. Bunu kendime bile itiraf edememiştim, kırıldım...
Ve Catherine… Onun başından geçenleri okudukça "Bu da olmaz artık!" dediğim çok oldu. Ama en çok şaşırtan, Catherine’in kızı Cathy’nin kaderiydi. Annesinin yaşadığı acıların ve yanlış seçimlerin gölgesinde, bir şekilde onun yazgısını devralmasını beklemezdim. Bir döngü gibi aynı hataların tekrarlanması… Bu, hikâyeyi daha da içinden çıkılmaz bir hale getirirken, aşkın bazen insanı nasıl hapseden bir şey olabileceğini de gösterdi. Peki biz de fark etmeden aynı şeyleri mi yapıyoruz? Kendi yaşadıklarımızı, kırgınlıklarımızı, hayal kırıklıklarımızı başkalarına, bizden sonrakilere mi aktarıyoruz?
Kitap o kadar gerçekçiydi ki, Emily Brontë'yi bulup sormak istedim: "Bunları yazarken ne hissediyordun?" Kitabı okurken hep şu düşünce aklımda döndü durdu: "Bu hikâye sadece bir kurgu olabilir mi? Yoksa içinde saklı, yaşanmış bir acı, bir öfke ve derin bir tutku mu var?"
Brontë’nin hayatına baktığımızda, bu romanın gerçekten de kendi acılarını ve deneyimlerini yansıttığını hissediyorum. Babası katı bir din adamıydı, annesini küçük yaşta kaybetti ve kardeşi Branwell’in çöküşüne tanık oldu. Tüm bunlar, Heathcliff’in öfkesinde, Catherine’in tutarsız ama yoğun duygularında yankı buluyor gibi. Emily Brontë
Bir yazarın acılarını, arzularını ve belki de asla yaşanmadığı hayalleri satırlara dökmesi... Bu yüzden, Brontë'yi bulup konuşmak isterdim. "Gerçekten böyle bir aşk mı hayal ettin? Yoksa sadece aşkın ve intikamın en karanlık yüzünü mü göstermek istedin?" diye sormak...