Puan vermedi·312 syf.··
Beğendi
·
2025 28. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 24 Mart 2025 04:13
Fenomenolojik sosyolojinin önde gelen bir temsilcisi olarak Peter L. Berger’ in bu kitabı, onun din sosyolojisindeki önemini, eserlerini, temel düşüncesini ve metodolojisini anlatan bir giriş bölümünden sonra sistematik ve tarihi unsurlar olmak üzere iki ana bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında Berger’ in bütün eserlerinin bilgisine yer verilirken onun özellikle din, din ve toplum düşüncesini anlamamız için Dinin Sosyal Gerçekliği ve Melekler Hakkında Söylenti kitaplarının bilgisi geniş yer tutmaktadır. Sistematik unsurlar olarak isimlendirilen birinci bölümde, din ve dünya kurma, din ve dünya koruma, ilahi adalet ( teodise) sorunu, din ve yabancılaşma konuları üzerinde durulmaktadır. Tarihi unsurlarda ise dünyevileşme, dünyevileşmenin makuliyet ve meşruiyet sorunları işlenmiştir. Din ve dünya kurma isimli birinci bölümde Berger, insan topluluklarının dünya kurma girişimlerinde dinin yerini, toplumun insanla – insanın toplumla olan diyalektik ilişkisini anlatır. Ona göre toplum bir insan ürünüdür. İnsandan ayrı bir sosyal gerçeklik olamaz. Ancak insanda bir toplum ürünüdür. Her bireysel öz yaşamöyküsü, hem kendinden önce var olan, hem de ondan sonra var olmaya devam edecek olan toplumun tarihi içerisinde bir sayfa veya perdedir. ( s.52) Buna göre toplumun insanın ürünü olması, insanın da toplumun bir ürünü olması diyalektik bir nitelik yansıtır. Berger’ e göre bu diyalektik süreç dışsallaşma, nesneleşme ve içselleşme olmak üzere üç adımda gerçekleşir. Dışsallaşma insanın biyolojik dünyasından sıyrılıp beşeri bir dünya inşa etmesini ifade eder. Burada toplumu yaratan insandır, çünkü insan dünyaya karşı verili bir ilişki modeline sahip değildir. Ancak kendisini içine yerleştireceği bir yapıya sahip olmak zorundadır. Berger’ e göre bu yapı kültürdür. Her ne kadar istikrarlı olmasa da kültür, insan için sağlam bir yapıdır, insan için zorunlu bir dünya kurma çabasıdır. Kültürün bir unsuru olarak toplum, beşeri bir ürün olmakla manevî kültürün karakterini bütünüyle paylaşır, toplum eylem halindeki insanlar tarafından oluşturulur ve sürdürülür.(s.58) Kültür, toplum insanlarının dünya kurma aktivitelerinin temelini oluşturur. Kolektif olarak üretilen bu dünya, aynı zamanda kolektif kabul sayesinde gerçek olarak kalır. İnsanların kendilerinden bağımsız bir gerçeklik olarak kültürü algılamaları diyalektik sürecin ikinci adımı olarak nesnelleşmedir. Kültürün içerisinde olmak demek nesnel bir dünyayı başkalarıyla paylaşmak demektir. (s.63) Kurumlar, roller, kimlikler toplumsal dünyada nesnel bir gerçeklik olarak bulunurken, insanda toplumsal dünyanın bu nesnel unsurları içerisinde ki yerini alır. Bu unsurların öz benliğe ait bir fenomen olarak algılanması ise içselleşme olarak ifade edilir. İçselleşme, insanın nesnel unsurları tanımakla kalmayıp onlarla özdeşleşmesi, onlar tarafından biçimlenmesidir. Başka bir deyişle içselleşme insanın muayyen şahıs olarak, muayyen bir dünyada ikamet etmek için sosyalleşmesidir. Berger, insanın bu üç aşamadan geçtikten sonra toplumsal olarak var olabileceğini söyler. Ona göre toplumsal bir dünyada yaşamak, düzenli ve anlamlı bir hayat sürmek demektir. Toplum, yalnız nesnel olarak kurumsal yapılarında değil, aynı zamanda öznel olarak ferdin bilincini oluşturma konusunda da düzen ve mananın koruyucusudur. Bu nedenle toplumsal dünyadan köklü bir uzaklaşma veya düzensizlik (anomi) fert için güçlü bir tehdit oluşturur. (s.78) Berger için din, insanın kendini dışsallaştırmasının ve kendi öz manalarını realiteye aşılamasının sınırını ifade ederek, dünya kurma girişiminde öneme sahiptir. Din, beşeri düzenin varlığın bütününe yansıtıldığını ima ederken, evrenin tamamını insan açısından manidar kılar. Din ve dünya koruma başlıklı ikinci bölümde sosyal düzenin yapısını etkileyen süreçlerden özellikle kurumların devamlılığı ve sosyal düzenin sağlanması için gerekli olan yasallaştırmadan söz edilmektedir. Yasallaştırmayla sosyal düzeni açıklama ve haklılaştırma işlevi gören toplumsal olarak nesnelleşen bilgi kast edilmektedir. Yasallaştırmalar, kurumsal düzenlemelerin “niçin” öyle oldukları hakkında tüm sorular için cevap teşkil eder. (s.89) Toplumsal olarak tanımlandığı biçimiyle dünyanın gerçekliği, insanın hem cinsleriyle olan diyaloğunda dışsal olarak, bireyin kendi öz bilinci içerisinde dünyayı algıladığı biçimiyle de içsel olarak muhafaza edilmelidir. (s.93) Dolayısıyla yasallaştırmanın amacı toplumsal gerçeklik muhafazasıdır. Yasallaştırmanın en yaygın ve en etkin aracı dindir, her yasallaştırma toplumsal realiteyi muhafaza eder, ancak din ampirik toplulukların istikrarsız gerçeklik inşalarını, nihai gerçekliğe bağlar. Toplumsal dünyanın kaygan gerçeklerini bir kutsala yerleştirir. İnsanlar kurumsal düzene iştirak etmekle, ilahi kozmosa da katılmış olurlar. Siyasal otorite tanrıların bir tecessümü olarak belirir, beşeri güç, hükümet ve ceza kutsi birer olgu hâline gelir. Her düzen veya yasa beşeri duruma özgü düzen dışı veya yasadışı güçler tarafından kendini yok etme tehdidine karşı sürekli inşa edilir, başka bir deyişle kozmosun kutsal düzeni kaos karşısında tekrar tekrar tasdik edilir. Yasallaştırma düzeyince kendini gösteren ölüm, acı çekme, kötülük gibi düşen dışı olayların açıklanması gereklidir. Bu olayların dini yasallaştırmalar ve ne ölçüde teorik bakımdan karmaşık oldukları yönünde bir açıklaması teodise olarak adlandırılır. (s.131) İlahi Adalet Sorunu başlıklı üçüncü bölümde teodise üzerinde durulmuştur. Berger’ e göre düzensiz olayların dini yasallaştırması olarak teodise, insan toplumsallığının en önemli nitelikleri arasında yer alır. O, teodisenin hem bireysel hem de toplumsal boyutları olduğunu vurgular. Bireyler kendi acılarını, kayıplarını anlamlandırmaya çalışırken, toplumlarda kötülük ve adaletsizliklerle başa çıkmaya çalışır. Berger’ için bu aynı zamanda teodisenin afyon işlevidir. Makul bir teodise ferde kendi hayat hikayesinin ve düzensiz tecrübelerinin, toplumsal olarak kurulu düzenle ve onun kendi öz bilincindeki öznel karşılığı ile bütünleşmesine imkan verir. (s.129) Burada Berger’ in temel noktası mânâ’dır. Ona göre şiddetli acı çekme durumlarında ihtiyaç duyulan şey, kişinin başına gelenlerden kurtulmak istemesi gibi bunların niçin kendi başına geldiğini bilmek istemesidir. Böylece teodise için insanın acılarını anlamlandırmasına ve beraberinde bunlara dayanmasına yardımcı olduğu söylenebilir. İnsanın acılarını yalnızca katlanabilir değil, aynı zamanda hoş görmesini mazoşist bir teslimiyet olarak gören Berger için bu teslimiyet mistisizmle ilişkilendirilerek, nefis terbiyesi, zühd, nefse eza ile bütünleştirilir. O, mistisizmin her çeşidinde güçlü bir mazoşist unsurun mevcut olduğunu Mevlana’nın eserinden alınan bir pasajla örneklendirir. Devamında ise Weber’ in rasyonel teodise tiplerine dayanarak dört teodise çeşidinden söz etmektedir. Buna göre en rasyonel tarafta Hindistan’ın dinî düşüncesinde geliştirilen karma – samsara birleşimi yer alır. Burada kişinin kendinden başka hiçbir kimseyi uğradığı talihsizliklerinden dolayı suçlayamaması ya da tersine sahip olduğu iyi talihini başka bir şeye değilde kendi öz meziyetlerine hamletmesi anlayışı vardır.(s.140) Bundan başka acı çeken kişilerin vakti gelince teselli edilip haksızlıkların cezalandırılacağı, mevcut ıstırapların ve kötülüklerin öbür dünya hayatında tersine çevrileceği (s.145) ile özelikle İran’ın dini oluşumlarında karakteristik bir yeri olan ikilik/düalizm prensibine, kainatın iki kuvvetli güç olan iyilik ve kötülüğün bir mücadele alanı olarak telakki edildiği (s.149) teodise tiplerinden bahsedilmiştir. Berger’ e göre toplum kolektif insan aktivitesinin bir ürünüdür ve insan ancak toplumu oluşturan üç aşamadan geçtikten sonra kendini var edebilir. Ona göre nesnelleşme fertlerin içinde bulundukları şeyin dışında kalan gerçek bir toplumsal dünyanın üretilmesini ifade ederken, içselleşme aynı toplumsal dünyanın söz konusu verilerin bilinçleri dahilinde bir gerçeklik statüsüne sahip olmasını ifade eder. Bu bağlamda Din ve Yabancılaşma başlıklı dördüncü bölümde içselleşmenin önemini tartışır, burada hem toplumsallaşan hem de toplumsallaşamayan bileşenleri açısından, içselleştirilmede meydana gelen çifte bilinçlenmeyi işler. Çifte bilinçlenmeyi, bilincin içerisinde toplum ve fert arasındaki dışsal karşılaşmayı tekerrür ettirmek suretiyle benin toplumsallaşan ve toplumsallaşmayan kısımları arasında etki/tepki ilişkisinden kaynaklı diyalektik bir nitelik olarak ifade eder. (s.167) Ve burada birey ile onun dünyası arasındaki diyalektik ilişkinin bilinçte kaybolduğu süreç olarak “yabancılaşmayı” sunar. Yabancılaşma, bireyin söz konusu dünyanın kendisi tarafından üretildiğini, sürdürüldüğünü unutmasıdır. Berger’ in yabancı insanı kendini inkâr eden bir dünya üretir. Burada güçlü bir yasallaştırma aracı olan din, aynı zamanda güçlü bir yabancılaşma aracı olarak da görülür. Dini yasallaştırma, insanın kendi ürettiklerini, insanüstü veya insan dışı olgular haline dönüştürür. Dinin insani dünyaya yabancı olan varlıkların realitede mevcut oldukları iddiası, ampirik sorgulamaya elverişli olmadıklarından dünya -kurma, dünya idame ettirme girişiminde dine güç verme eğilimindedir. (s.177) Kitabın teorik yapısını oluşturan sistematik unsurlarda Berger dinin toplumla ilişkisini, sosyal unsurlardaki rolünü, bir meşrulaştırma aracı olarak sosyal kontrol ve düzendeki işlevini ele almıştır, tarihi unsurlarda ise dinin toplumsal yaşantıdan uzaklaşmasını, kurumların ve sembollerin egemenliğinden çıkarıldığı süreci, Modern Batı tarihi örneği üzerinden işlemiştir. Berger dünyevileşmeyi ifade eden sekülarizasyon kavramının kullanım alanlarıyla başlar, buna göre kavram ilk defa din savaşlarından hemen sonra arazi ve emlakin kilise otoritesinin gözetiminden çıkarılmasını belirtmek amacıyla kullanıldı. Aynı kavram Roma dini hukukunda bu sefer tarikatlardaki bir müridin dünyaya yönelişini göstermeye başladı. Geleneksel kiliseyle bağları olan çevrelerde dinsizleşme olarak, ruhban karşıtı ve ilerlemeci çevrelerde ise modern insanın dini vesayetlerden kurtuluşu anlamları verildiğinden ötürü de Berger, sekülerleşme kavramının yerine göre müspet, yerine göre menfi bir kavram olarak kullanıldığını belirtmektedir. Ona göre bunlar onun son zamanlarda kullanıldığı anlam değildir, Berger, sekülarizasyon kavramıyla toplum ve kültür alanlarının, dini kurumlar ve sembollerin egemenliğinden çıkarıldığı süreci kast etmektedir. Bu süreç kültürel ve düşünsel hayatın tamamını etkisi altına alan, dini içeriklerin edebiyat, sanat ve felsefe alanlarından kaybolduğu bir süreçtir. (s.197) Bununla birlikte Modern Batı’nın dini açıklamalardan yararlanmadan dünyayı ve öz yaşamı yorumlaması sekülerleşmenin öznel ve toplumsal yanları olduğunu göstermektedir. Bu bölümde Berger dünyevileşme olgusuyla ilgili olarak sorulan “Ama niçin Batıda?” sorusuna Modern Batı’nın dini geleneğindeki kökenlerine inerek yanıt bulmaya çalışır. Hangi sosyokültürel süreç ve toplulukların dünyevileşmenin araçları olduklarını anlama çabasındadır. Buna göre Batı medeniyetinin dışından bakıldığında dünyevileşmenin taşıyıcısı Batı medeniyetinin kendisidir. Batı medeniyetinin içinden bakıldığında ise dünyevileşmenin taşıyıcısı, ekonomik süreç, yani kapitalizmdir. Yine modern kitle haberleşme ve ulaşım araçları ile ortaya çıkan heterojen turist yığını ve insan çeşitliliği de bu sürecin sebepleri arasında sayılır. (s.201) Berger, modern dünyanın kurulmasında Protestanlığın özel bir yeri olduğunu ifade etse de dünyevileşmenin köklerini eski İsrail’ de arar, dünyanın büyüsünün bozulmasının eski Ahitle birlikte başladığını iddia eder. Buna göre dünyanın büyüsünün bozulmasının kökleri, başlangıç noktaları diye kabul edilen Rönesans ve reform olaylarından büyük ölçüde eski bir tarihe götürülmelidir. Son olarak Berger dünyevileşmeyle birlikte dinin, bireyler ve tüm toplumların geniş halk yığınları için makul olma özelliklerini yitirmesiyle, toplumsal realiteyi insanileştirici eleştirel düşünce akımlarının önünün açıldığını belirtir. (s.225) Bireyler, dini açıklamaların modern bilim ve rasyonel düşünceyle nasıl bağdaştığını sorgulamaya başlar. Bundan sonra ki bölümde Berger din ve makuliyet sorunu başlığı ile dünyevileşme ve din arasında ki ilişkiyi kapsamlı bir şekilde tartışır. Berger dünyevileşmeyi, realitenin geleneksel dini tanımlamalarının makul olma özelliklerinin çöküşüyle sonuçlanan bir gelişme olarak ifade ederken ayrıca da dini, bir yerde biçimlendirici bir güç olarak başka bir yerde bağımlı bir oluşum biçimi olarak görülebileceğini söyleyerek modernleşmenin onu bütünüyle saf dışı bırakmayacağını anlatır. Modern sanayi toplumunun bazı alanlarından din uzaklaştırılırken, devlet ve aile gibi bazı kurumlarda dini sembollerin yer aldığını belirttir. Burada dünyevileşmenin asıl mekanı olarak ekonomik alanları gören Berger, modern toplumun farklı kesimlerinin bu süreçten aynı etkilenmedikleri sonucuna varır. Ona göre dünyevileşme, dinin kutuplaşmasına, özel alana çekilmesine yol açarak çoğulcu bir yapıyı var etmiştir. Dinin dünya kurucu potansiyeli, alt dünyalar, parçalanmış anlam dünyaları ve çekirdek aileden öteye geçemeyen makuliyet sağlayıcı yapılarla sınırlı kalmıştır. (s.236) Dünyevileşmenin bir sonucu olarak dini gruplar dünyayı tanımlama konusunda mücadele etmeye zorlanır. Berger’ e göre çoğulcu yapıların temel özelliği, eski dini tekelleri artık alıcı durumdaki kitlelerin bağlılığını sağlamak için olduğu gibi kabul ediliyor olmaktan çıkarmaktır. Bağlılık bir gönül işidir ve değişmez bir şey değildir, dolayısıyla daha önce dayatılabilen dini gelenek şimdi pazarlanmalıdır. (s.241) Buna göre çoğulcu durumun asli niteliği, dinin yukardan empoze edilmeyip bir ürün gibi pazarlanması gerektiğidir. Bu bölümde son olarak modernleşmenin kaçınılmaz bir sonucu olan değişimden, dini geleneğin korunmasının güç olabileceğinden söz eder. Berger, dini kurumların kendi realite tanımlamalarının artık olduğu gibi kabul edilmediği bu toplumsal çevrede ayakta kalabilmeleri için ya uyum sağlayabileceklerini yada direnç göstereceklerini belirtir. Ona göre yeniden örgütlenmek suretiyle, söz konusu kurumlar modern dünyaya uyum sağlayabilir, yada aynı kurumlar daha büyük topluluklar tarafından onaylanmayan realite tanımlamaları için kalıcı makuliyet sağlayıcı bir yapı olarak hizmet görecek biçimde tamir edip, yenilemek suretiyle direnmelidir. Elbette her iki durumda yasallaştırılmalıdır.(s.265) Berger Kutsal Şemsiyeyi Dinin Sosyolojik Tanımları, Sosyolojik Ve Teolojik Bakış Açıları olmak üzere iki ek ile nihayetlendirmiştir. ANAHTAR KAVRAMLAR Sosyalleşme, Meşrulaştırma, Sosyal Kontrol, Toplumsal Rol, Teodise, Sekülerleşme, Kültür, Nesnelleşme,
Kutsal ŞemsiyePeter L. Berger · Rağbet Yayınları · 201551 okunma
·
208 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.