Adımı Bilmeyenler Ülkesi
Buraya daha önce gelmiştim. Köşedeki büfe hâlâ oradaydı, Tozlanmış camın arkasında Solgun güller, ölü laleler, Ve adımı bilmeyen bir adam. O gün de böyleydi, hatırlıyorum. Bir avuç lale almıştım anneme, O gülmüştü, ben de gülmüştüm, Ama gülümsemem bana ait değildi, Kiralıktı, ödünçtü, geçiciydi. Bir telefon kulübesi vardı köşede, Camında çatlaklar, içinde unutulmuş sesler. Orada bir fotoğraf çekmiştim, Telefonu kulağıma dayamış, Sanki biri beni duyar gibi yapmıştım. Ama kimse duymadı. Kimse hiç duymadı. Ben hep güçlüydüm, öyle söylediler. Ama görünmez prangalarla yürümeyi öğrendim. Dizlerimin üstünde yaşamayı, Sessiz olmayı, İtaat etmeyi. Sevilmek için, Kabul görmek için, Kendi gölgeme bile boyun eğmeyi. Bugün de buradayım. Adımı söylediler, çağırdılar beni. Yürüdüm, ayak seslerim beynime saplandı. Kapıyı çaldım, Dua ettim duyulmasın diye. Ama duyuldu. İçeri girdim. Beyaz bir koltuk, Beni izleyen gözler, Ve ardına kadar açık bir pencere. Dışarıda bir rüzgâr esiyor, Ama ben hâlâ burada sıkışıp kalmışım. Sorular soruyor kadın, Cevaplıyorum. Ama hiçbir soru bana ait değil. Hiçbiri beni anlatmıyor. Beni, bana sormuyorlar. Ben biri için biri olmak istedim. Biri için önemli olmak. Ölünce hatırlanmak istedim. Ama önce yaşamalıyım, değil mi? Önce kendimi hatırlamalıyım. Önce gerçekten gülmeliyim. Pencere açık. Rüzgâr içeri doluyor. Ve ilk kez, O rüzgârın beni de alıp götürmesini istiyorum.
Edebiyat
··1 alıntı·
107 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.