Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunları, sadece bir roman değil, adeta zihinsel bir labirent. Hikmet Benol’un dünyasına girdiğinizde, onunla birlikte kendinizi de sorgulamaya başlıyorsunuz. Atay’ın ironisi o kadar keskin ki, bazen gülerken bir anda durup neye güldüğünüzü sorguluyorsunuz.
Hikmet’in içsel hesaplaşmaları, absürt denebilecek kadar abartılı diyalogları ve gerçekle oyun arasında gidip gelişi, aslında onun dünyaya tutunma çabasının farklı bir biçimi. Ama her oyun, onu gerçeğe biraz daha yaklaştırmak yerine daha da uzağa itiyor. En acısı da, onun bu çıkmazı okur olarak bize çok tanıdık geliyor. Hayatın ağırlığı altında ezilen ama bunu fark ettikçe daha da ezilen bir karakter.
Roman boyunca bazı bölümler o kadar yoğun ki, bazen birkaç sayfa geriye dönüp tekrar okumak gerekiyor. Ama bu, okuma sürecini zorlaştırmaktan çok, kitaba daha da bağlanmanıza neden oluyor. Atay’ın dili ve anlatım tarzı, sıradan olayları bile felsefi bir derinliğe ulaştırıyor. Özellikle Hikmet’in kendi kendine konuşmaları ve sahte diyalogları, hem komik hem de iç burkucu.
Kitabı bitirdiğinizde bir boşluk hissi kalıyor geriye. Çünkü sadece Hikmet’in hikâyesini okumuyorsunuz, onun düşünceleriyle bir noktada siz de oyunlara dahil oluyorsunuz. Ve en sonunda, farkına bile varmadan kendinize şu soruyu sorarken buluyorsunuz:
Peki ya benim oynadığım oyunlar?