Gönderi

Puan vermedi·100 syf.··
Beğendi
·
2025 21. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 01 Nisan 2025 00:39
Özel bir yazarla karşı karşıya olduğumu daha ilk kitabını okurken anlamıştım. Kesintisiz düşünce akışı, tekrarlar, uzun, soluk kesici cümleler, iç monologlar, döngüsel düşünceler, tekrar eden kelimeler, karakterlerin zihinsel çıkmazları… falan filan daha bir sürü şey. Ben de yazara uyuyorum ve onun tarzına az çok benzer bir yazıyı deneyerek Beton’u anlatmayı deniyorum, tıpkı burada olduğu gibi(#54477267). Roman yazmak istiyorsunuz, yıllardır yazmayı düşündüğünüz, en ince ayrıntısına kadar zihninizde şekillendirdiğiniz, her bir detayını titizlikle araştırdığınız o büyük eseri tamamlamak istiyorsunuz, Felix Mendelssohn Bartholdy hakkında yazmanız gerektiğini, yıllardır onu düşündüğünüzü, bu konu üzerine çalıştığınızı, bu çalışmanın hayatınızdaki en önemli şey olduğunu biliyorsunuz, ancak bir türlü yazmaya başlayamıyorsunuz, yazmanın mümkün olmadığını, sürekli ertelediğinizi, hiçbir zaman tam olarak hazır olmadığınıza inandığınızı hissediyorsunuz, her şeyin yazmanıza engel olduğunu, en başta kendinizin, sonra bu evin, bu şehrin, bu hayatın ama en çok da kardeşiniz Elisabeth’in önünüzü tıkadığını fark ediyorsunuz, onun gelişiyle her şeyin mahvolduğunu, her şeyin altüst olduğunu, onun burada olduğu sürece çalışamayacağınızı, yazamayacağınızı, varlığının her şeyi mahvettiğini, her sözüyle, her tavrıyla sizi yargıladığını, küçümsediğini, onun başarısının sizin başarısızlığınızı daha da belirgin hale getirdiğini düşünüyorsunuz, onun olmadığı zamanlarda bile yazamamanın asıl nedeninin kardeşiniz değil, sizin erteleme alışkanlığınız, sizin kaçışınız, sizin bitmek bilmeyen bahaneleriniz olduğunu biliyorsunuz, yazmaya başladığınız anda her şeyin çökeceğini, aslında yazacak hiçbir şeyiniz olmadığını göreceğinizi seziyorsunuz, yıllardır zihninizde büyüttüğünüz bu fikrin çoktan ölmüş olabileceğini, fark etmeden çürümüş olabileceğini, onu hayata geçirdiğiniz anda değerini kaybedeceğini hissediyorsunuz, düşüncelerin gerçekte olduklarından daha büyük göründüğünü, yazmanın düşünceyi öldürdüğünü, yazmanın kurmacayı gerçeklikle yüzleştirdiğini, yazmanın hayali çökerttiğini biliyorsunuz. Gitmeye karar veriyorsunuz, burada kalmanın imkânsız olduğunu, Peiskam’daki bu evin bir mezara dönüştüğünü, sizi her geçen gün biraz daha boğduğunu, bu duvarların üzerinize geldiğini, burada nefes almanın giderek zorlaştığını, bu şehrin sizi mahvettiğini, burada kaldıkça daha da çürüdüğünüzü, buradan ayrılmanın tek kurtuluş yolu olduğunu düşünüyorsunuz, Mallorca’ya gitmenin sizi özgürleştireceğini, orada nefes alabileceğinizi, orada yazabileceğinizi, orada hiçbir şeyin sizi engellemeyeceğini, kardeşinizin orada olmayacağını, Peiskam’ın orada olmayacağını, bu evin, bu çürümenin, bu sıkışmışlığın orada olmayacağını hayal ediyorsunuz, fakat aynı anda hiçbir şeyin değişmeyeceğini, hiçbir şeyin gerçekten farklı olmayacağını, değişimin yalnızca bir yanılsama olduğunu, değişimin imkânsızlığını en iyi sizin bildiğinizi, Peiskam’ın yalnızca bir mekân olmadığını, onun içinize işlediğini, sıkışmışlığın içinizde olduğunu, boğulmanın içinizde olduğunu, kaçmanın anlamsız olduğunu, nereye giderseniz gidin kendinizi de götürdüğünüzü, yazamamanın bir mekân sorunu olmadığını, kaçışın kaçtığınız şeyle ilgili olmadığını, kaçmanın bir alışkanlık, bir karakter meselesi olduğunu, kaçmaya mahkûm olduğunuzu, bu döngüye mahkûm olduğunuzu, yazamamanın da bir yazma biçimi olduğunu, aslında çoktan yazmaya başladığınızı, bu romanın tam da yazılamayan roman olduğunu biliyorsunuz. Bu kitabı okumaya karar verirseniz, derin bir içsel gerilim hissedeceksiniz, adeta bir tür bekleyişin ve ertelemenin içinde kaybolmuş gibi olacaksınız, çünkü karakterin yazma arzusunun sürekli olarak ertelenmesiyle karşılaşacak, onun içindeki sonsuz döngüyü, sürekli olarak bir şeyin yapılması gerektiği düşüncesinin ve aynı zamanda her şeyin bir sonraki anı beklerken durduğu o duraksamayı hissedeceksiniz. Erteleme, sadece kişisel bir sorun değil, toplumun genel bir hastalığı gibi yavaşça üzerinize çökecek ve yazma eyleminin, hayata geçirme arzularının sürekli ertelenişinin bir yansıması olarak, aslında toplumsal yapıyı da sorgulamaya başlayacaksınız, çünkü tıpkı bireyin yazmayı ertelemesi gibi, bir ülkenin de sürekli değişimi ertelemesi, daha iyi bir zamanın, daha uygun bir koşulun beklenmesi, gerçekte hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan bir geleceği umut etmekle sonuçlanır. Huzursuzluk içinde ilerleyecek, sürekli ertelenen, yapılması gereken o adımların bir türlü atılamadığı bu kaotik ortamda, aslında herkesin aynı tuzağa düştüğünü fark edeceksiniz; insanlar, toplumlar, ülkeler her şeyin bir noktada ‘yapılacak’ ve ‘olacak’ bir şeyler bekleyerek zaman harcar, ancak o “olacak” hiçbir zaman gelmez. Ve siz de bu süreçte, her geçen sayfada, zamanın geçişine, her anın ertelenmesine tanık olurken, hiçbir şeyin gerçekten değişmediğini, her şeyin aynı şekilde beklediğini, bir adım bile atılmadan geriye doğru ilerlediğini hissedeceksiniz. İçinde bulunduğunuz bu kaosun özü, belki de bu erteleme kültürüdür; değişimin ertelenmesi, sorumluluğun sürekli bir sonraki nesile, bir sonraki döneme, bir sonraki fırsata devredilmesi ve her geçen gün bir şeylerin yapılıyor gibi görünmesi, ancak hiçbir şeyin gerçekten yapılmaması, ilerlemenin ve gelişimin sürekli olarak ertelenmesi, insanları ve toplumları boğan, pasifleştiren bir kısır döngüye dönüşmesidir.
1000Kitap
BetonThomas Bernhard · Yapı Kredi Yayınları · 20251,406 okunma
··
1.372 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.