Bir orman... Ormancı ve eşi, Avcı ve Cemre, bir de ormana sonradan gelerek bu kişiler arasında anlamlı bir bütün oluşmasına vesile olan Mimar. Ormanda küçük bir kulübe yaparak bir yılını orada geçirmeye karar veren Mimar, ormana ayak bastığı ilk günden ormanın içinde kendine uygun bir yer ararken tam da o gün ortadan kaybolan Cemre ve onu arayan Avcı ile de tanışmış olur. Bir de Ormancı vardır, Mimar'a büyük bir merak ve hayranlıkla yaklaşırken temkini de elden bırakmayan... Tabi bir de Ormancı'nin eşi... Çocuk sahibi olamayışına üzülürken bir anda iki evlada birden analık yapma fırsatı bulan Büyük Hanım.
Yolları tesadüfen kesişmiş gibi görünen bu insanların her birinin kendi içinde bir hikayesi vardır elbet ama bir de birbirlerine görünmez iplerle bağlı olan ortak hikayeleri vardır. Her biri kendi içinde bir tekamül süreci yaşarken, tabiattan ve birbirlerinden de bir sürü şey öğrenirler. Nasıl ki tabiata saygıyla, hürmetle, onun rızasını gözeterek ve ona karşı kendilerini gerektiğinde koruyarak yaklaşıyorlarsa birbirlerine de öyle yaklaşmaya çalışıyorlar.
Aslında bu romanda kişiler arası saygı ve sınır, yardım ve minnet, sevgi ve aşk, ustaya hürmet, köklere hürmet, yazgıya hurmet gibi pek çok konuda güzel mesajlar verilmiş. Bol bol doğa betimlemleri ve kişilerin iç dünyalarına yer verilen ve yine psikolojik çözümlemelerin de yapıldığı akıcı ve çok naif bir romandi. Yer yer gözyaşlarımı tutamadığım, duygulandığım yerler de oldu. Okuyan herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği, iyilik odaklı bir roman. Kötünün de tabiatındaki iyiliği tutup çıkarmayı hedefleyen yönünü sevdim ama o kadar iyimser olmakta zorlandığımı da ifade etmeliyim.
Nereye giderse gitsin hayali küçük ama kendine ait bir kulübe olanların rüyasını gerçekleştiriyor mimar. Kendi rüyası için mi gelmiştir ormana Cemre'nin rüyası için mi bilinmez. Ama her şeyin birbirine görünmez iplerle bağlı olduğu bir dünya burası. Sebep hangisi, sonuç nedir bazen kimse bilemez. Sadece hayretini koruyarak seyre koyulur insan bazen.