Çalıkuşu , İpekböceği, Gülbeşeker ve Fındıkkurdu…
Nereden başlasam bilemiyorum yine. Mustafa Kemal Paşa’nın çok sevdiği hatta yanında gezdirmiş olduğu bu romanı ben okumakta tabii çok geç kalmışım. Dizisini de izlemeye başladım (TRT nostalji YouTube kanalı Aydan Şenerli Çalıkuşu çok keyifli, ayrıca tavsiye edilir.)
Feride karakteri önce öksüz sonra yetim kalıyor. Babası asker onu annesi öldükten sonra babaanneye, o da öldükten sonra da yatılı okula veriyor. Bu arada Feride’nin teyzesi bol. Tatillerinde teyzesine geliyor burada teyze oğlu Kâmran ile küçük yaştan itibaren başlayan aslında kendi bile adını koyamadığı o duyguları paylaşıyorlar. Daha fazla detaya girmeden söylemek gerekirse düğüne birkaç gün kala Çalıkuşu tüm her şeyi geride bırakarak kaçıp gidiyor.
Burada şuna dikkat çekmek istiyorum. Benim romanın konusuyla ilgili bilgim çok sınırlıydı. İdealist bir köy öğretmeni Feride canlanmıştı gözümde anlatılanlara bakılınca. Oysa -bana kızanlar olacaktır- öyle bir durum söz konusu değil. Ki kendisi de evden kaçarken diplomasının sararıp gideceğini, bir işine yaramayacağını düşündüğünü yazıyor. Yani Feride idealist olduğu için değil, gönlü yaralı olduğu için özellikle İstanbul’dan kaçıp Anadolu’ya gitmek istiyor. İdealist olduğu için değil, torpil bulup kendine iyi bir yerde öğretmenlik ayarlayamadığı için Zeyniler köyüne oradan başka kimsenin gitmek istemediği yerlerde görevlendiriliyor. Ki sonradan Fransızca bildiğini, Fransız konuğun eşiyle tanış çıkınca müdür onu merkezi güzel bir okulda iş veriyor. Yani aslında bana kalırsa burada asıl öne çıkarılması gereken şey Feride’nin idealistliğinden ziyade o dönemde gittiği her yerde tüm erkeklerin dikkatini çeken bir bakıma duygusal olarak istismar edilen bir kadın öğretmenin durumu olmalı. Ve yazık ki hala daha devam eden adam kayırma, torpil ve Batı hayranlığına dikkat çekilmelidir. Bugün bile hala kanayan yaralarımızdandır.
Bunları yazınca Feride’nin yaptıklarını takdir etmiyorum, küçümsüyorum gibi bir anlam çıkarılmasını da istemem. Bir kadın olarak tek başına o dönemde ayakta kalmaya çalışan ve sürekli musibetlerle uğraşan güçlü bir kadın Feride. Zannımca Atatürk’ün hayal ettiği Türk kadını profili de budur. Kadınlara eş veya anne olmaktan öte rol verilmeyen o günkü toplumda Feride gittiği her yerde yobaz insanlarla mücadele etmek zorunda kalıyor. Ki en sonunda belki de boyun eğiyor kaderine. (Hayrullah Bey gibi insanlar toplumda hala var, iyi ki varlar.)
+Ben dün akşam mühim bir karar verdim
-neye?
+Yaşamaya.
-bu ne demek?
+Gayet sade, kendimi öldürmemeye. (Sayfa:377)
Feride ile önce bir kadın olarak, sonra bir öğretmen ve anne olarak kendi ağzından yazdığı anılarına ortak olmak onunla üzülmek, onunla özlemek, onunla nefret etmek -ki Kâmran ben senden hala nefret ediyorum- çok güzeldi. Onunla ağladım biraz, onunla güldüm, çocuk gibi eğlendim, salıncak kurdum sallandım. Şımarık bir İstanbullu Çalıkuşu, ona her yer gurbetti ama sevdi, değer verdi, dönüştürdü. Toplumda özellikle o dönemde böyle kadınlara çok ihtiyacımız vardı. Bence edebiyatımızdaki güçlü kadınlar listesi olsa (var mı bilmiyorum) ilk üçte yer alması gereken bir karakter.
Velhasıl roman, Feride ve Kâmran’ın aşk romanı gibi görünse de aslında o dönemin politikalarına, bürokrasisine, Anadolu insanının cahilliğine, zihniyetine, kadına olan bakış açısına kısacası koca bir toplumun geri kalmışlığına ayna tutuyor. İstanbul nerede, Anadolu nerede… bu arada Anadolu dediğimiz de Bursa, İzmir, Çanakkale.
Üzerinde konuşulacak çok şey var. Uzun yazdım ama daha da uzun yazılabilirdi. Ama söylemeden geçmek istemediğim bir şey daha var. Erkekler yüz sene önce de bin sene önce de hep aynılar herhalde. Kaypak, duygularından emin olamayan erkek her dönemde var ve hep güçlü, dimdik kadınların kalbine rastlıyor yolları. Gerçi Feride’nin Kâmran’dan başka erkek gördüğü yoktu ki aşık olsun.
Başkasının adına bir başkasından nefret etmek daha kolaydır; ben senden hala nefret ediyorum Kâmran… ve asla affetmeyeceğim.