"Yaşamayı bilseydim yazar mıydım hiç şiir?" İsmet Özel'in bu dizesiyle başlıyor kitap. Sahi, şairler yaşamayı bilmediklerinden mi yazarlar şiir, yoksa bir yaşam ustasının mücadelesini dışavurumu mudur dizeler? "Dünya herkes için bir şiir, şairler için yangın yeridir," en doğrusu bu olsa gerek, çok başka yaşıyorlar, o başkalıktan doğuyor tüm bu şiirler!
"Dört yanı acılarla çevrili yaraya "ana" deniyor."
Ne çok anne kokuyordu kitap,
Buram buram baba...
"Babalar bir ömürde kaç kez ağlıyor."
Anne babaların da bir kokusu var en çok ölünce hatırlanan. Bu hayatta en çok anne babalar ölüyor. Bu hayatta en çok onların yeri dolmuyor.
"Babanın bıyıklarından ideoloji sızardı
Senin hüzünden başka şey tanımadı yüzün
Aranızda derin yaralar vardı
Baba, diyorsun
Boğuluyorsun bu denizde."
Ölümdür Sonunda,
Her şeyin sonunda olduğu gibi...
"Ölürsen seni de sever mi insanlar?"
Anne Frank'e atfedilen ama aslında onun olmayan bir söz var: “Ölüler yaşayanlardan daha çok çiçek alır çünkü pişmanlık minnetten daha güçlüdür.” Ölünce bizi de sevmiyor insanlar, yalnızca bir pişmanlık, hayattayken veremedikleri değerin ete kemiğe bürünüp can bulması. Kimsenin kimseyi sevdiği yok aslında, herkes hayatındaki boşluğu o boşluğu en çok hak eden insanla doldurmaya çalışıyor.
Bugün de uyandım - dün gibi
Pencere kenarında kumru:
Değişen bir şey yok, insan dışında.
İnsan mı değişti yoksa dünya mı?
Ne çekilmez bir çağ böyle...
Pencere kenarında kumrulardan çok sonunun ölüm olduğunu bile bile bir şeylere yetişmeye çalışan insan kalabalığı. Dokunsan patlayacaklar ama kimse kimseye dokunmuyor. Dokunulmayan yaralar kabuk bağlıyor, öylece yaşayıp gidiyorlar işte. Ta ki bir şiir kitabı gelip o yaraları deşene, bir insan gelip "sana iyi geleceğim," diyerek o yaraları kanatana dek...
Kısacık bir şiir kitabı,
Çokça ölüm,
Bir parça Hegel,
Biraz anne,
Biraz baba,
Düşündüm de, hayatımda babama hiç seni seviyorum demedim. Yine düşündüm, babam bana hiç seni seviyorum demedi.
Çokça yara,
Çokça derin...