Polisiye kitaplarda kişi, zaman ve olay örgüsü sağlam verildiğinde tadı başka oluyor. Okuyucusunu içine çeken bir kitap ile geldim bugün. Yaşadıklarımız mı roman oluyor yoksa okuduklarımızı mı yaşıyoruz karar vermek zor. Tam da bunun gibi bir kurgu sunuyor yazar.
Hafif aralık bir kapı görseniz ne yaparsınız bilmiyorum ama kitap tam da böyle bir sahne ile karşılıyor sizi. Üstelik her yerde kan var. Bir de ceset… İşte Gregers çöp atmak için çıktığında uçarı komşularının kapısının aralık olduğunu fark etti. Ne olduysa ondan sonra oldu. Röntgenci birisi olarak suçlanması hoş olmazdı belki de kapıyı çekip kapatmak gerekirdi. Ama dengesini kaybetti ve kapıya doğru devrildi. Bundan sonrasında kitap hareketli bir şekilde devam etti.
Esther yazdığı romanındaki gibi olan bitenlerin aynısının yaşandığına şahit oluyordu. Peki neler oluyordu böyle? Kiracısının başına gelenlerin sorumlusu o muydu? Yoksa o da büyük bir tehlikenin içine ister istemez mi girmişti?
Genç bir kadının cesedi ile başlayan kitap öyle yerlere gitti ki yavaş yavaş karakterleri de tanıdığınız, iç dünyalarını gördüğünüz ve ilerledikçe kendi tahminlerinizle ilerlediğininiz bir güzergahta devam etti.
Ölen bir insanın üzerinde çalışma yapmak gerçekten sağlam bir zihinsel zemin gerektiriyor. Belki de yaşamdaki en gerçek durumlardan birinin ölüm olduğu düşüncesiyle bu mesleği yapan insanlar zamanla alışıyor diye düşünmeden edemedim.
Henüz bitmemiş kırk sayfalık bir cinayet romanı taslağı üzerinden gerçek yaşamda cinayet işlenebilir miydi acaba?
Kitabın polisiye tarafı bir yana karakterlerin geçmiş yaşamına dair detaylar ve başlarına gelen olaylar ile de okurken içselleştiriyorsunuz. Özellikle Julie’nin geçmişte başına gelenler ve sonrasındaki zorlama bir kararla büründüğü keder oldukça etkileyici. Kitap ilerledikçe kendisi hakkında daha detaylı bilgi ediniyorsunuz.