·416 syf.··Beğendi
···Okunma: 26 Aralık 2024 00:00 En başta söyleyeceğim şey ana karakter Cather Avery'in çok fazla ben olması. Cath kişilik olarak o kadar çok bana benziyor ki - eşcinsel aşkı sevmesi dışında - kitabı okurken nerdeyse her satırda kendimi gördüm. Gözlük takan, hikaye yazmayı seven ve hayali dünyayı gerçeğine tercih eden, insan ilişkilerinde acemi ve kötü olan aynı zamanda aşkı sadece kitaplardan bilen bir kız resmen benim sözlük karşılığım gibi birşey.
Ayrıca Cath'in hikayenin içinde kendi hikeyesini yazması da oldukça güzeldi ve tabiki bizim onu okuyabilmemiz de öyle. Üstelik hem Gemma T. Leslie'nin orijinal romanından hemde Cath'inkinden ara ara kesitler vardı. Romanlarda böyle özgün ayrıntılar olması hikayeye farklı bir tat katıyor bence.
Fangirl de genç ve ev kuşu olan nerd bir kızın yepyeni bir yerde başlayan üniversite hayatı anlatılıyordu. Ailesel sorunlar, kişisel sıkıntılar, ders problemleri ile aşk ve arkadaşlık maceraları hepsi hepimizin başına gelebilecek şeyler fakat Rainbow Rowell'in anlatımıyla tüm bu olası ihtimalleri okurken oldukça keyifli vakit geçirdiğimi söyleyebilirim.
Yazarların kadın karakterleri genelde ya güçsüz, aciz ya da kendine güvenen, sert, ayakları yere basan türden olur. Burdaki Cath örneğindeki gibi farklı ve beni yansıttığına inandığım kadınları görmek çok sık rastladığım bir durum değil ve belkide azlığı onları daha değerli kılıyor.
Cather'dan çok bahsettim ama kitaptaki diğer karakterlere geçecek olursam;
İkizlerin anası olacak o sıfatı bile hak etmeyen kadın tam bir ırıspıydı ve maalesef hiçbir şey benim gözümde onun çocuklarını bırakmasını haklı çıkaramaz.
Baba Arthur tıpkı A.G. Howard'ın Kraliçe serisindeki Thomas gibi evine, çocuklarına bakan vefalı baba modelinden, tam sevdiğim türden yani. Gerçi buradaki bir tık kaçıktı ama olsun.
Cath'in ikizi Wren, üniversitenin başlamasıyla beraber kardeşine postayı koyarak daha ilk andan itibaren sinirlerimi bozmaya başladı. Sonrasında iyice onunla iletişimi kesip, kendi gibi orospu olan arkadaşıyla zamanını alkolik bir şekilde erkek boku yiyerek geçirmesi artık ne Cath'i ne de babasını takmıyor oluşu benim için son noktayı koydu. Allah'tan yazar onu bir noktada o çok sevdiği alkolle zehirledi ki - içimin yağları yedi, Wren bunu hak etmişti sonuçta - sonrasında da onu yola getirdi böylelikle bir parça çekilebilir hale gelmiş oldu. Gerçi bu durum büyük ihtimalle sadece Cath'in hayatını düzene koymaya yönelik bir hamleydi bence.
Cath'in oda arkadaşı Reagan, tam bir ağır ablaydı. Hani şu sizi kollayan, arkanızı toplayan, bir parça vahşi ve kesinlikle en iyi destek görevi gören Helgavari ablalar olurya. Bence yerinde bir karakterdi ama keşke Levi'yle bir ilişki geçmişleri olmasaydı. Yinede bu bile hikayede büyük bir soruna neden olmadı.
Ve Levi.. Ah benim çiftçi prensim, kahve kokan sevgilim. Kesinlikle ama kesinlikle gerçek hayatta da bana lazım olan türden bir adam. Çünkü Cather'la neredeyse aynı kişilik özelliklerini gösteriyoruz ve eğer onun gibi biri karşıma çıkmazsa büyük ihtimalle hayatımın geri kalanını yalnız geçirmek zorunda kalıcam. O kadar tatlı ve bol gülümseyen bir karakter ki bir kez daha olumsuz benliğimin ona ihtiyaç duyduğunu fark ettim.
Cath'in sevmediğim tek bir tarafı vardı o da sadece hayran kurgusu yazma konusunda inat etmesi ve kendi hikayesini yazmamak için ayak diretmesiydi. Bu konuda iyiki de benzemiyoruz çünkü ben hiçbir zaman hayran kurgularıyla uğraşmadım, hep kendi dünyamı yaratmaya çalıştım.
Ve her ne kadar eşcinsel ilişkileri sevmesem de Simon ve Baz'ı okurken hiçbir rahatsızlık duymadım hatta keyifliydi ve böyle bir kitap olsaydı muhtemelen okurdum.
Neyse gelelim fasulyenin faydalarına ve bu özetimsi, kişisel düşüncemsi yazının sonuna. Ben kitabı sevdim ve eğlenceli buldum, özellikle ana karaktere kendimi çok yakın hissettim. Yinede sanırım bu bana özel bir durum ama hikayeyi okurken fantastik olan herhangi bir kitaba geçiş yapmamak için kendimle savaş verdiğimi söyleyebilirim çünkü bir kitabı bıraktığınız takdirde ona geri dönmek oldukça zor oluyor. O zaman by by.