Bazı kitaplar vardır, kapağını kapattığınızda hikâye bitmez; aksine başlar. Şeker Portakalı işte öyle bir kitap… İçinde küçücük bir çocuğun sesiyle koca bir dünyanın kederi yankılanıyor. Ben o sesi duyduğumda, sadece Zezé’yi değil, çocukluğumu, kırgınlıklarımı, içimde yıllar önce susturulmuş o küçük beni de duymaya başladım diyebilirim.
Zezé küçük bir çocuk; evet, ama sıradan bir çocuk değil. Çok konuşan, çok düşünen, çok hayal kuran bir çocuk. Ne var ki bu dünyada bazı çocuklar, büyüklerin bile taşımakta zorlanacağı yükleri omuzlarında taşımak zorunda kalır. Ve en çok da susmakta ustalaşırlar. Zezé, o suskunluğun içinde büyüdü; bazen dayakla, bazen sevgisizlikle, bazen de kimsenin görmediği gözyaşlarıyla…
Ben bu kitabı okurken birkaç kez durup derin derin nefes aldım. Çünkü bazı cümleler yüreğime oturdu hatta bazı satırlar içimde yıllardır konuşmayı bekleyen bir sesi uyandırdı. Kitap bitti ama Zezé gitmedi. O hâlâ zihnimin içinde, portakal fidanının gövdesine yaslanmış, gökyüzüne bakan bir çocuk olarak duruyor.
Bu kitap bana ne kattı biliyor musunuz? Şefkat olgusunu yeniden tanımlamama yardımcı oldu. Bir çocuğa sarılmanın, onu dinlemenin, sadece bir kez olsun “Ben buradayım, seni görüyorum” demenin nasıl hayat kurtarabileceğini öğretti. O yüzden bu yazıyı bitirirken içimde güçlü şekilde yankılanan bir cümleyi buraya bırakmak istiyorum:
Büyümek zorunda kalan her çocuğun sessizliğine, yüreğimle dokunabilsem keşke.
Bazı hikâyelerin unutulmak için değil, insanı kendine getirmek için yazıldığına inanıyorum. İşte bu kitap tam da bu tanıma uyuyor. Keyifli okumalar!
Şeker PortakalıJosé Mauro de Vasconcelos