Puan vermedi·120 syf.····Okunma: 10 Nisan 2025 22:15 Taş Sektirme Ustası, Resul Bulama'nın ilk kitabı. Ancak üzerinde ilk kitap acemiliği yok. Okur karşısına ayakları yere basan, üzerinde epeyce düşünülmüş ve çalışılmış metinlerle çıkıyor. Kitap yirmi iki öyküden oluşurken, aynı zamanda tematik bir öykü kitabıyla da karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün.
Evvela kitabın ismine değinecek olursak, taş gibi sert bir cismi, su ile buluşturmayı bir marifet olarak sunuyor yazar bize. Ustalık, marifet isteyen bir kavramken sektirme işlemine zemin hazırlayan deniz, yumuşaklığı ve geçirgenliğiyle gerçeğin yalan olanı delmesini anımsatır bize. İki zıt dokunun birbiriyle kullanımını hayatın zıtlıklar üzerine kurgulanmış bir öykü olduğunu düşünerek, isim seçiminin dikkat çekici ve isabetli olduğunu söyleyebiliriz.
Kitaptaki öyküleri iyi anlamak için yazarın ithaflarına odaklanmak gerektiğine inanıyorum. Bulama kitabını, "…özellikle beni hayal kırıklığına uğratanlara..." diye ithaf ediyor. Kitabın başlangıcındaki epigraf da ayrıca ilgi çekici: "Yazılanlarda bir parça da olsa size dokunan bir yer varsa oraya daha önce birisi dokunduğu içindir." Yazarın ithafını ve epigrafı birlikte okuduğumuzda ise hayatın kendisi ile burun buruna geliyoruz. Yaşam kırıkların kaynatıldığı, açılan yaraların dağlandığı bir sahne değil mi? Bu kırıklar ve açılan yaralar insan tekâmülü için olmazsa olmaz. Çünkü iyi şeyler insanı olgunlaştırmaz en fazla nezaketimizi korumamızı veya var olan durumumuzu dengede tutmaya yarar. Ancak yaşamın içinde açılan yaralar, güvenilen dağlara yağan karlar, verilen ancak tutulmayan sözler, önemsediğiniz kadar önemsenmediğinizi anladığınız anlar... Yazar için öykünün kurgulanması boğazında kalan kelimelerin onu nefessiz bırakması ile başlar. Yazarımız için de böyle olduğunu düşünmeden edemiyoruz.
Her gün kaldırımda yürürken, ayağımıza takılan, basıp geçtiğimiz, deniz kenarında elimize alıp evirip çevirdiğimiz, kimi zaman paha biçemediğimiz çeşitleri ile taşlar, Bulama'nın zihin dünyasında kurgu elbisesini giyinerek karşımıza dikiliyor. Ana karakterin ismi zikredilmezken biz onu Selim'in oğlu diye tanıyoruz. Annesi Melahat Hanım'da öykülerden başını uzatan bir karakter.
Her öykünün kendi içinde bir dinamiği olmakla birlikte, tümden bütüne vardığımızda bir ahtapotun kolları gibi birbiriyle ilişkili öyküler okuduğumuzu fark ediyoruz. Öykülerde karakter, eline alıp sektirdiği her taşın suda bıraktığı halkalarla, iç içe geçmiş sıkıntıları, toplum, aile ve taşrada yaşamanın getirdiği dezavantajlı halleri anlatır.
Tutkularına derinlikle bağlı insanlar genellikle aile ve içine doğduğu külürel ortamla uyum sağlayamaz. Çünkü herkes, her zaman bir şey bekler ondan. O şey bir türlü gerçekleşmez. Gerçekleşmesiyle tamam artık kurtuldum der, ancak toplum dediğimiz olgu onu o zaman da rahat bırakmayacaktır.
Taşrada Taşlarla Oynayan Bir Adam
Taşra deyince akla merkezin dışında olmak gelir. Dışarıdaki kişi yani "öteki," kitaptaki kahramanımızın da aslında ta kendisidir. Öykülerin ortak yönlerinden biri de küçük bir kasabada geçmesidir. Çocukluk arkadaşı bu kasabadan çıkmayı başarmış olan kahramanımız kalmayı tercih etmiştir ya da gitmeyi berecemediğinden kalmak tek seçenektir onun için. Toplumun hiyerarjik yapılanma düzeninde esasında taşra, sınıflararası bir olgudur. Coğrafi olarak dışarıda kalmak, içerdekinin dışında kalmak kadar etkilemez insanı. Büyük dalga daha kabullenilirken küçük gel gitler insanı daha çok sarsar.
Kahramanımız toplumla uyum sağlamak noktasında başarısızdır. Diğerleri tarafından "öteki" ilan edilmesine sebep olan tutkusu, altını doldurup sahneye koyabileceği bir nitelik taşımaz kasaba halkı için. Çünkü taşrada evvela önemli olan şey, kişinin uğraştığı şeyin ona para getirip getirmemesidir. Bu girilen her ortamdaki muazzam sorudur. Okuduğunuz okulun bir işe yarayıp yaramaması, evlenip evlenememeniz, evlilik yaşınız, vakti geldiğinde askerliğe gitmeniz/ gitmemeniz, evliyseniz çocuğunuzun olup olmadığı… vb. şeyler toplumun "öteki"ne durmadan yönelttiği cevapsız sorulardır. Burada yaşayan ve sürüye uyum sağlamanın şart olduğuna inanan zihinler kendi yaşamlarından çok başkalarının onlara biçtiği yaşam kumaşını giyineceklerdir. Ancak öykü kahramanımız bunu reddeder.
Kahramanımız evlilik yaşı geçmiş bir erkektir. Bu bakımdan Bulama'nın kurduğu karakteri kıymetli buluyorum. Bugüne kadar öykü ve romanlarda hep evde kalmış kızları, dizilen ama yerine yerleşmeyen çeyizleri okuduk, ya evde kalmış erkekler? Ailesine ve diğerlerine göre bir baltaya sap olamamış kahramanımız, elindeki taşlarla sürekli deniz kenarındadır. Taş sektirir her defasında uzağa, en uzağa… Gidemediği uzakların intikamını belki de böyle alır; suyun bağrını delerek.
"Kasaba, ne köydür ne de şehir. İkisi arasında bir köprü gibi, alınacak ve verilecek şeylerin geçişini sağlar, bu geçiş sırasında elbette birtakım değişikliklere uğrar, bu değişiklikler de kasabayı yapay bir şehir ya da yapay bir köy durumuna sokar."1 Bu yapaylığın ortasında belki de samimi duran tek kişi elindeki taşları denizde sektiren kahramanımızdır. Anne babası onun için endişelenmektedir. Birkaç kez nişanı bozulmuştur, evlenememesinden korkulmaktadır. Ancak kendini bulduğu tutkusu, onu toplumun onayladığı şeylerin çoğundan alıkoyar. Çocuk olsa bu tutkusu, oyun olarak kabul edileceğinden çok daha anlaşılabilirdi ancak yetişkinler dünyasında oyunlara yer yoktur, bu nedenle bu tutkuya sahip olanlar aforoz edilerek tek tipleşme sağlanmaya çalışılır.
Anadoluda standart aile yapılarında, içeride ne kadar kaynama olursa olsun dışarıya iyi görüntü vermek elzemdir. Ana babaların tek dileği, çocuklarının vakti geldiğinde iyi bir iş sahibi olup evlenmesidir. Bu nedenle taşlara meftun olan karakterimiz de ana babası tarafından sürekli evlendirilmeye çalışılır. Birkaç defa bozulan nişanlar, sonucu evlilik kararı ile nihayetlenmeyen görüşmeler sonrasında, ana baba muradına ererek bu evlilik işinde muvaffak olurlar. Ancak Bulama'nın "Taşa Bastım Ayağımı" isimli öyküsünde kurguladığı öyle bir sahne vardır ki evlilikte iki kişinin yan yana huzurla yürümesinin sırrını ifşa eder; deniz kenarında düğün fotoğrafları çektiren çiftlerden gelinimizin, eteklerini toplayıp denizde taş sektirdiğini okuduğumuz sahne gözümüzde aniden canlanıverir, gelin şöyle bağırır damada: "Gözün ustalık görsün, benim sözüm geçer bu evde!" Böylece evlilikte ortak bir ideale olan ihtiyacın, birbirinin tutkularına saygının yanında o tutkuyu paylaşabilmenin kıymetini görürüz.
Taşranın "Ne derler?" sorusunu al aşağı ettiği "Taşa Bastım Ayağımı" öyküsü, karakterimizin belki de eşi dolayısı ile artık özgürlüğüne bir parça ulaşabilme ihtimalinin olduğunu düşündürür okuruna.
Topladığı ve peşine düştüğü taşların diğerleri tarafından değersiz görülmesi "Kurgan Mezar" isimli öyküde anlatılır. Hazine avcılarının onun bu tutkusunu kullanarak gömüyü karakterimize kazdırmaları ve sonunda değerli olanları alıp kaçarak onun eline sıradan bir taş tutuşturulmasıyla, insanın tutkusunun esiri olduğu takdirde, kendisini tehlikeli sularda bulabileceğini de gösterir bize.
Ötekinin Yabancılaşması
Tanzimattan bu yana kaleme alınan Türk romanlarından taşra, kendisini eksik hisseden sakinleri tarafından merkeze dair yabancılaşmayı da içinde barındırır. Türk edebiyatında bir karakterin yabancılaşması söz konusu olduğunda, bu karakterde ya bir eksiklik ya da etrafına fazla gelen bir yükle karşılaşırız. Bulama'nın kurguladığı karakterde toplumun hayat akışına dair eksiklikleri olmakla birlikte, tutkusu onlara nazaran bir fazlalık olarak önümüzde durur. Karakterin müptelası olduğu taşlar, toplum tarafından anlaşılmayan en önemlisi dinlenmeyen karakteri, dinler ve anlar. Karakter ailesine, arkadaşlarına ve dahi kendine bile anlatamadığı iç sıkıntılarını taşlarla paylaşır.
Öykü karakterimizin çocukluktaki yakın arkadaşı bulundukları kasabadan gitmeyi başarmıştır ancak o geride kalandır. Gitmeyi bir türlü becerememiş, ancak bulunduğu yerin de şeklini alamamış olan kişi, kendini rahatlatmak için türlü meşgaleler edinir. Bu meşgale kendisini öylesine sıkı sıkı sarar ki taşlarla tanışık, ama insanlarla yabancıdır artık. Mahallenin delisi ile arkadaşlık eder. Akranlarının hayat ritmine uyum sağlayamadığı için ailesi içinde ötekileştirilen ancak ümit de kesilmeyen karakter, evden çıktığında da mahallenin göz hapsi içindedir. Yabancılaşan insanlar, dâhil olmadıkları sürünün mensuplarınca genellikle izlenir, akıl erdiremediğimiz şeyler her zaman dikkatimizi çeker. Bu nedenle yaşadığı ortam için epeyce dikkat çekicidir.
Bulama öyküsünde fantastik öğelere de yer verir; diğer öykülerden sıyrılan ve günlük formunda yazılan, ana karakterimizin en çok konuştuğu öykü olan "Üç Günlük Dünya İçin Üç Sayfa Günlük" isimli öyküde, karakterin "Yine suyun üzerindeyim. Artık kimse bakmıyor bana, alışmış olmalılar.”cümlesi ile suyun üzerinde yürüdüğünü ve toplumsal bir kabulü içten içe beklediğini anlarız. Ayrıca karakterimiz intihara meyilli mi yoksa denize atlayan bir adamı kurtarmasından mülhem mi bilinmez, yürürken geride ıslak izler bırakır.
Travmaların kalıtsal aktarımına da dede karakteri üzerinden dokundurma yapar Bulama. Torunun taşlara meftunluğu dededen kalma bir mirastır esasında.
Sonuç olarak, yaşamış olduğu toplumla uyumlu rolü yapmaya çalışmayacak kadar uyumsuz, kim ne der diye düşünmeden yaşayan, ailesi içinde dahi "öteki" ilan edilerek yabancılaştırılan isimsiz kahramanımız bir nevi Donkişot olarak çıkar karşımıza. Çünkü topluma göre deliliktir yaptıkları. Sürüye teslim olmayan, bazen kaybetme pahasına kendi hayallerinin peşinde koşan ancak cesaretsizce bir tutkunun esiri olan kahraman Donkişot'un yel değirmenlerine karşı savaşını, aslında içinde bulunduğu topluma karşı yapar. Elindeki taşı denize değil de onu ötekileştiren, yalnızlaştıran diğer insanlara atar.
Bulamanın imgesel olarak kullandığı çeşitli taşlar, esasında insanı simgeler. Başlık olarak öykülerine aldığı; Ayna Taşı, Soluk Taşı, Ya da Taşı, Ahlat Taşı gibi taşlar, insanın içine atılan, ruhuna isabet eden ve ta kendisini anlatan öykülerdir. Çünkü insan bir yönüyle de taşa benzer yazarımızın dediği gibi. Bir delinin kuyuya attığı taş suyu delip geçmiş, "sizden biraz önce ölen" bir insanı işaret etmiştir.
Resul Bulama
Taş Sektirme Ustası
Şule Yayınları
120 Sayfa
Kaynakça:
1 Şahin, Burcu. (2016) "Taşranın ‘Yok’luğunda Var Olan Sıkıntı: Gölgesizler’de Taşranın Okunması" MSGSÜ Sosyal Bilimler 13: 36-47.