Eser,Amerikalı üç erkeğin,bir rivayetten yola çıkarak,sadece kadınların yaşadığı ülkeyi arayıp bulmaları ve oradaki erkeksiz hayatı tecrübe etmelerini konu ediniyor.
Hollanda büyüklüğündeki bu ülkede,2000 yıldır hiç erkek var olmamış. Döllenme olmadan ürenebilen bu ülkede her şey son derece planlı ve programlı. insanlar birbirlerini evrensel bir bağlılıkla seviyor. Kavgalar,savaşlar,egolar,sınıfsal ayrımlar da yok bu ülkede. Başta tarım olmak üzere her konuda ileriler ve bu güzel huylu insanlar ülkelerini adeta cennetten bir bahçeye çevirmişler. Peki dışa kapalı bir dünyaları olan bu kadınların ülkesine adım atan üç erkek onların dünyasına uyum sağlayabilecek mi, yoksa geldikleri vahşi dünyanın geleneklerini onlara gösterecekler mi diye merak edeniniz varsa kitabı okumasını tavsiye ederim.
Yazarın 1800’ lü yılların sonlarında böylesi bir kurguyu hayal edebilmesi,tıpkı Frankestein kitabını okuduğumdaki hayretimle aynı seviyeydi. Son derece akıcı,herkesin okuyabileceği ütopik bu roman için tek eleştirim hikayenin başından sonuna kadar bu hayali ülkenin sürekli nasıl bir yer olduğundan bahsedilmesiydi. Bence kitabın en fazla ortalarında bitmesi gereken bu tasvirler malesef son 20 sayfaya kadar hala devam etmekteydi. Bu durumun benim için tek iyi yanıysa yazarın bu ütopik dünyayı uzun süre hayal edip sürekli bize aktarma çabasına eşlik ediyor olmaktı. Ancak, ben karaktere yoğunlaşan hikayeleri daha çok sevdiğim için eser benim için ortalarda kaldı diyebilirim.
Son olarak kişisel bir fikrimi belirtmek isterim. Bana göre bu dünyada insanlar cinsiyetine göre değil,”iyi” ve “kötü” insanlar olmasıyla sınıftırlar. Dünyayı daha iyi veya daha kötü bir yer yapan da insanların cinsiyetinden bağımsız,karakterleridir diye düşünüyorum.