Rasule dair ilk defa göreceğiniz bilgi kaynağı
Mükemmel demek yavan kalır begenmek ne kelime...
"Kitabını tanıtacağımız Muhammed
Hamidullah, 1908 yılında Hindistan
ile Pakistan’ın henüz tek devlet olduğu
dönemde Haydarabad kentinde
doğan, ilk ve ortaöğretiminin ardından
hukuk fakültesinden mezun olarak
Paris Üniversitesi’nde doktorasını
yapan, burada sayısız bilimsel
çalışmalara imza atan, yıllar boyunca
bir gezgin gibi dolaşarak farklı
ülkelerin yükseköğrenim
kurumlarında dersler veren, ardından
2002 yılında 94 yaşında Amerika’nın
Florida eyaletinde vefat eden çok
değerli, verimli ve üretken İslam
âlimidir.
Muhammed Hamidullah Fransız
Edebiyatı’nda İslam ve Hz. Peygamber’in (s.a.s) hayatıyla ilgili yeteri kadar
kaynak olmaması sebebiyle yazdığı İslam Peygamberi isimli bu eserini yirmi
yıllık bir çalışmanın ardından okuyucusuna sunmuştur. Hamidullah eserini
iki cilt halinde yayımlamış ve kitabının birinci cildini kırk sekiz, ikinci cildini
ise yirmi iki ana başlık ve bunların alt başlıklarından meydana getirmiştir.
“Giriş” kısmında Hz. Peygamber’in (s.a.s) hayatını incelemenin gerekliliğinden
bahseden yazar, yararlandığı kaynaklara yer vererek Mekke ve Medine’de
birçok eserin ortaya çıktığından, ancak şimdiye kadar bir derleme
çalışmasının olmadığı için kaynakların yetersiz olduğundan esefle
bahsetmiştir. Müellif “Ortam ve Şartlar” başlığındaysa İslam gelmeden önce
Arabistan ve diğer ülkelerin durumlarına kısaca değinmiş ve o dönemde
nereye bakılırsa bakılsın, dünyanın her yöresinde sadece savaşın, önyargının
ve adaletsizliğin bulunduğuna dikkat çekerek insanlığın belirli bir yöne,
kendisine maddi ve manevi olmak üzere her iki yolu da gösterecek umumi bir
rehber niteliğinde bir “din” e ihtiyacı olduğu tespitinde bulunmuştur.
Hamidullah İslam dininin merkezinin seçimindeki coğrafi, sosyolojik,
psikolojik ve fiili nedenlere yer vermiş, evrensel bir hareketin genel karargahı
olarak ‘’Yeryüzünün Göbeği’ Mekke’den daha uygun bir yer daha
olamayacağından, Hz. Muhammed’in atalarından ve onların kabile ve
şehirlerindeki üst konumlardaki işlerinden ve Peygamber’in kutsal görev için
seçilmesinden bahsetmiştir. Yazar “Başlangıç” başlığında Hz. Muhammed’in
(s.a.s) doğumu, çocukluğu, gençliği, evliliği ve aile hayatı hakkında bilgiler
verdikten sonra ilk vahyin geliş sürecindeki ortam ve olayları, başlangıç
dönemini, insanlara tebliğ edilmesini ve bazı önemli şahsiyetlerin (Hz. Ömer,
Hz. Ali gibi) İslam’a girişlerini anlatmıştır. İslam’ın zamanla gelişmesi ve
genişlemesiyle yaşanan zorluklara ve Habeşistan’a hicrete değinen müellif,
Habeşistan kralı Necaşi’den ve onun Müslümanlara eman vermesinden
bahsetmiştir.
Muhammed Hamidullah “Miraç ve Mucizeler” konusunda Kur’an’ın
peygamberlerin gösterdiği mucizelere değinirken, bu mucizelerin
peygamberlere değil, bizzat Allah’a ait bir fiil olduğuna vurgu yapar ve
mucizenin kendisinin, nedeni bize kimi zaman meçhul kalsa bile anormal bir
şey olmadığını, onu şaşılacak bir şeymiş gibi gösterenin genellikle olayın önce
ve sonrasında tanık olduğumuz durumlar olduğunu anlatır(s.114).
Hamidullah, Allah nasıl tasvir ediiyorsa miracı da o şekilde tasvir etmenin
gerekli olduğunu söyler. Önemli olan içerik yani insanın Allah’a yükselişidir.
Yoksa bunun şekli, nasıl ve nerede olduğu değil. Bu, tamamen manevi alemde
cereyan etmiş bir olaydır ve onu, coğrafi ve turistik anlamı içerisinde değil,
tasavvufi boyutu içerisinde ele almak gerekir. Hz. Muhammed’in (s.a.s) insanî
çaba ve gayretleri, bizim için Allah’ın onun uğruna yarattığı insanüstü
mucizelerden daha öğretici ve bilinmesi daha yararlı şeylerdir. Hz.Peygamber’in (s.a.s) bıraktığı ilahi mesaj bizi daha çok ilgilendirmektedir.
O’nun uyguladığı yöntemi incelerken, kendi döneminde yaşayan kimseleri bu
mesajın doğruluk ve gerçekliğine ikna etmek için başvurduğu mucizelerin
ikinci planda kaldığı söylenebilir (s.124-120
İslam Peygamberi Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi - Yıl 11, Sayı 1, Haziran 2018 | 809
Yazar “Medine’deki İlk Durumlar” başlığında Medine toplumundaki kabilelere,
toplumun siyasi ve sosyal yaşamına, Mekkelilerle olan ilişkilere ve hicretle
beraber Medine’ye gelişine yer vermiş, Ensar ve Muhacir kardeşliğinin
oluşturulmasının halk için gerekliliğinden bahsetmiştir. Sonrasında
Habeşistan, Mısır, İran ve Arabistan’daki farklı kabilelerle olan ilişkilere ve Hz.
Peygamber’in (s.a.s) bu kabilelerle yaptığı mektuplaşmalara değinen
Muhammed Hamidullah, bu mektupların sahihliğiyle ilgili soru işaretlerine,
ve Peygamber’in bazı kabilelere birkaç kere mektup gönderip çevresiyle
etkileşim içinde olduğundan hareketle iletişime ve mektupla tebliğe verdiği
öneme işaret etmiştir.
“Yahudiler” konusunda İslam’dan önce Yahudilerin Arabistan’ın her tarafına
dağılmış halde bulunduklarından ve onların Mekke ve Medine’deki
statüsünden bahseden Hamidullah, Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretten
önce ve sonra onlara takındığı durumun değişmesinden ve kendisinin
öncelikle acil güvenlik nedenlerinden dolayı, daha sonra da dini yaymak
amacıyla Medineli Yahudilerle temas kurmasının doğal olduğundan
bahsetmiştir. Müellif “Hristiyanlarla İlişkiler” başlığında Mekke’de nadir
bulunan Hristiyanların gerek siyasi, gerek sosyal, gerekse kültürel
konumlarını, müşrikler karşısındaki tek Tanrı inançlarını anlatmıştır. Yazar
İslamiyet ve Hristiyanlık arasında İsa-Mesih ile ilgili temel iki farklılıktan
bahsederek şöyle bir sonuca varır: Kur’an, İsa’nın çarmıha gerilerek idam
edilmesinin günahkar insanlar için kurtuluş vesilesi olduğundan hiç
bahsetmez. İsa'nın zamanındaki Hristiyanlıkta esasen Hz. İsa’nın tebliğ ettiği
ve kendi hayatında yaşadığı Hristiyanlık ile İslam’ın temelde aykırı ve birbiriyle
çelişen herhangi bir hususun olmadığı rahatlıkla söylenebilir (s.535-537).
Muhammed Hamidullah eserinin ikinci cildine “Resulullah’ın (s.a.s) Özel
Hayatı” bölümüyle başlamıştır. Peygamber’in aile hayatından kesitler veren
yazar, çok eşliliğin Arabistan’da oldukça yaygın ve herkesçe benimsenen
olağan bir yaşam biçimi olduğunu ve özellikle çok eşliliğe dayanan evlilik
ilişkilerinin farklı insan grupları arasında dostluk ve ittifak bağlarının
güçlendirilmesi için en etkili araç ve yöntemlerden biri olduğunu belirtmiş
ancak İslam’ın çok kadınla evliliğe bazı durumlarda hoşgörü ile karşılasa da,
onu asla ebediyete kadar sürdürüp toplumda yaygın hale getirmeyi
istemediğini vurgulamıştır (s.354).
“Muhammed’in (s.a.s) Hanımları” başlığında Hamidullah, müminlerin
annelerinin hayatları ve kişiliklerine yer vermiş ve onların İslam'ın tebliğindeki
ve rolüne, Peygamber’in hanımları aracılığıyla kadınların İslamlaşmasına ve
İslami eğitim gibi konularda kadının önemine değinmiştir. Yazar Kuran’ı
Kerim’in, asla Muhammed’in (s.a.s) ortaya koyduğu bir kitap değil, aksine
Allah’ın insanlığa hitaben ve onların yararlanmaları için kendisine vahyetmiş
olduğu ayet ve surelerden meydana gelen bir eser olduğuna, Hz. Peygamber’in
(s.a.s) bu ilahi tebliğin yazarı değil, sadece onu insanlara iletmek üzere
seçilmiş bir aracı olduğuna değinmiştir (s.576). Müellif ayrıca şimdi elimizde
bulunan Kur’an metninin, Hz. Ebu Bekir zamanında toplatılıp bir araya
getirilen ve Halife Osman tarafından resmen çoğaltılıp İslam dünyasının yedi
tarafına yayılan metin olduğunu belirtmiştir.
Hamidullah ‘Muhammed’in (s.a.s) Dini, Ahlaki ve Toplumsal Alanlardaki
Eğitim ve Öğretimi’ bölümünde ilka, ilham ve vahiy kavramlarının anlam ve
farklılıklarına değinerek İslam’ın inanç esasları hakkında detaylı bilgiler
vermiş ve verdiği tüm bu bilgilerden sonra İslam’ın sadece kuru ve yalın bir
inanç sisteminden ibaret olmadığını, onun ayrıca ruh ile bedeni bir araya
getiren uygulama ve eylem yönünün bulunduğuna vurgu yapmış ve namaz,
oruç, hac, zekat gibi ibadetleri açıklamıştır. Muhammed Hamidullah ‘Eğitim
ve Öğretim’ başlığında İslam öncesinde Arabistan’daki eğitim durumunu, Arap
alfabesinin gelişimini, İslam'dan sonra eğitimin nasıl ilerleme gösterdiğini,
İslam’da ilk üniversite olan Suffe ve diğer okulların durumunu ele almış ve
Resulullah’ın (s.a.s) kadınların eğitimine verdiği öneme dikkat çekmiştir.
Müellif Kur’an’ın belli bir görüş sahibi olabilmek için bireysel düşüncenin ne
kadar önemli olduğunu sürekli hatırlattığını ve körü körüne bir
muhafazakarlığın aksine, sırf babadan oğula geçen şeyler oldukları için
atalarımızdan bize ulaşan inanç ve geleneklerde ısrar edilmemesini emir ve
tavsiye ettiğini söylemiştir.
Yazar, “Muhammed’in (s.a.s) İlk Dönemlerdeki Devlet Anlayışı” başlığında
Peygamber’in devlet hakkındaki görüşlerine yer vermiş ve Kur’an’da geçen
millet ve kavim kelimelerinin farklılıklarını şu şekilde değerlendirmiştir:
Resulullah’a (s.a.s) göre, devlet (ya da hükümranlık), asla bir amaç olmayıp
asıl gayeye ulaşmak için sadece bir araçtır. Kur'an'a göre millet, dinsiz ve
imansızların dışarıda tutulduğu, daha çok dini bir toplumu ifade eder. Kavim
ise, putperestler de dahil olmak üzere tüm toplumu kuşatan çok daha geniş
bir anlama sahiptir. Hamidullah “Kur’an’da Devlet Anlayışı” konusunda
Kur’an’dan bazı örnekler vererek İslam’ın devlet anlayışı hakkında şöyle bir
sonuca varır: Kur’an’ın iyi krallardan da kötü krallardan da bahsetmesini
nedeni insanların iyi örneklerini taklit edip kötülerden kaçınmasını
sağlamaktır. Muhammed Hamidullah’a göre mülkün sahibi insan değildir. O
bunu ancak Allah’ın memuru ve vekili olarak elinde bulundurmaktadır.
Öyleyse insan Rabbinin iradesine uygun şekilde hareket etmelidir. Müellif
burada İslam’ın insanların hem bireysel hem de ortaklaşa ilişkilerine çok
önem verdiğine dikkat çeker. İslam, iktidardaki bir milletin yerini başka bir
milletin almasından söz eder, ancak bir devlet şeklinin yerini bir başkasının
almasından bahsetmez. Kur’an’a göre peygamberlerin görevi daima, kötü
yönetici ya da hükümdarın tutumu sonucunda töreleri bozulmuş bir toplumu
ıslah etmek olmuştur. O halde Kur’an’da anlatılan devletin tarihiyle ilgili
açıklamaları izlemek çok yararlı olacaktır (s.724).
Hamidullah ‘cismani' ve ‘ruhani' kavramlarının Müslümanlar ile Hristiyanlar
arasında farklı bir biçimde algılandığına işaret emiştir. Kur’an’da neredeyse
yüz defa kullanılmış olan “din” sözcüğünün çok sayıda anlamı vardır. Bu
kelime, ‘insanın hem bu dünyadaki hem de ahiretteki hayat düzenine’
göndermede bulunur. Din kelimesinin sözlük anlamı ‘boyun eğme’ yani
bireysel ya da toplumsal davranış bakımından ilahi iradeye itaat demektir. Bu
bağlamda “İslam” ve “din” kelimeleri eşanlamlıdırlar (s.736). Ayrıca yazar
İslami anlayışa göre, maddi alanlardaki gelişmelerden yararlanmanın, sadece
din ile ilgisi olmayanların tekelinde olmadığını ve Allah’a yakın olma
kavramının da hiçbir zaman insanlıkla ilgiyi kesip manastıra çekilmek
anlamına gelmediğine dikkat çekmiştir. O’na göre Kur’an’da ümmet (veya
ulus) anlayışı rengi, dili ya da yaşanılan yer birliği üzerine değil; düşünce ve
inanç birliği üzerine kurulmuştur. Böyle inanç birliği üzerine kurulan bir
yapıda, bir ‘ulus’ta kişisel ya da ailevi çıkarlar asla öne geçemez (s.739-740).
Müellif, “İktidarın El Değiştirmesi (Hilafet)” alt başlığında Müslümanlara göre
insan hayatının; 1) Dinle ilgisi olmayan (siyasi ve dünyevi), 2) İbadetler ve dini
kurallarla ilgili, 3) Manevi ve ruhsal olmak üzere üç farklı yönü bulunduğunu
ve Muhammed’in (s.a.s) bunların hepsiyle ilgili iktidarları elinde topladığını
anlatmıştır (s.754). Yazar ‘İktisadi Sistem’ başlığında bedevilere karşı olan
olumsuz tepkilerden birkaçına değinmiş ve onların göçebe bir hayat sürse de
her bedevinin mutlaka haydut veya soyguncu olarak düşünülmesinin
yanlışlığına vurgu yapmıştır. Kur’an’daki zekat ayetlerine yer veren
Hamidullah’a göre Muhammed (s.a.s), ‘ruhi ve manevi değerler’ ile ‘dünyevi-
maddi değerleri’ tek bir bütün halinde birleştirmek istemiştir. Hz. Peygamber’e
(s.a.s) göre, dünyevi-maddi görev ve yükümlülüklerin yerine getirilmesi, ruhi
manevi görevlerin yerine getirilmesi kadar önemli ve ‘Allah yolunda’ olduğunu
gösteren çalışmalardır. Bu yüzden İslam devletinde zekata büyük bir önem
verilmiştir (s.817).
“Askeri Teşkilat” bölümünde yazar, Muhammed’in (s.a.s.) müminlere
yüklediği en önemli görevlerden biri olan cihada yer vermiştir. Her meşru
savaşın, Müslümanlar için cihat niteliği taşıdığını, dünyevi amaçlar için
savaşın meşru olmadığını, meşru olmayan savaşın günah teşkil ettiğini
belirtmiştir. “Bayrak ve Sancak “ başlığında müellif, gerek sefer gerekse savaş
sırasında Resulullah’ın (a.s) Raye ya da el-Ukab denilen bayraklarına
değinmiş; Liva ve Raye terimlerinin müşrik ve müslümanlardaki kullanımını
anlatmıştır.
Muhammed Hamidullah’a göre Muhammed’i (a.s.) sıradan politikacılardan
ayıran fark; uyguladığı politikanın kendi düşüncesi doğrultusunda tamamen
insanlığın iyiliğini hedef alması ve başkalarının meşru hakları aleyhine
kendisini şahsen yüceltme ya da temsil ettiği topluma çıkar sağlama gibi bir
kaygı taşımamasıydı (s.872). Resulullah (a.s.), daima insan unsuruna yeni ve
dini bir istikamet kazandırmak için uğraşıyor ve yaratılmış olan şeylerin
önemini bizzat bunları yaratan Allah’a nispet ederek azaltmaya çalışıyordu. O,
doğrudan doğruya putperest ve müşrik inançları yasaklıyor, insanların küçük
zaaflarına ise hiç müdahale etmiyor, sadece Hayy (Diri), Kadir (Her şeye gücü
yeten) ve her yerde hazır ve nazır olan Allah’a karşı güven ve teslimiyet
duygusunu pekiştirmekle yetiniyordu.
Son bölüm olan ‘Toprağa Verme ve Hilafet Sorunu’ başlığında müellif Hz.
Peygamber’in vefatının Medine’deki İslam toplumu için çeşitli sorunların
ortaya çıkmasına yol açtığını dile getirir. Çünkü bu topluluk, ilk ve son kez
ilahi bir elçiyi kaybetme durumu ile karşı karşıyadır. Hamidullah ilk
Müslüman olanların Peygamber’in vefatı sırasında gösterdikleri tutum ve
davranışların, bundan böyle İslam idealini gerçekleştirmek için izlenmeye
değer bir örnek oluşturduğuna dikkat çekmiştir. Müellif gerek peygamberimizi
gerekse sahabeleri saygı ve özlemle anmış ve 20 yıl boyunca gece gündüz
bazen kütüphanelerde sabahlayarak hazırladığı bu eserini bitirmiştir."