Öncelikle ben eski masalları seven bir insanım ve Peter Pan’a da bayılırım. Hatta küçükken onun filmini izledikten sonra uzun yıllar boyunca gözlerimle pencereleri yoklayarak Peter’in benim için gelmesini bekledim ve birlikte Var Olmayan Ülke’ye uçmanın hayalini kurdum. Gerçekten güzel günlerdi...
Masallardan daha da çok sevdiğim bir şey varsa o da hikâyelerin farklı ya da karanlık versiyonlarını okumaktır. Şahsen benim zevkime onlar daha çok uyuyor; tatlı halleri küçüklüğüme kalabilir.
Brom ’un kaleminden çıkan ve Peter Pan 'ın karanlık bir versiyonu Çocuk Hırsızı en basit tabirle rahatsız ediciydi. Evet, güzel ve fazlasıyla da fantastik bir hikâyeydi ama çok rahatsız edici olduğu da bir gerçek. Dünyanın karanlık tarafı o kadar çok yüzümüze vuruluyor, o kadar fazla berbat olay ve ölüm okuyoruz ki, kaç kez kitabı bırakıp kaçmak istediğimi bir ben biliyorum bir de Allah. Yanlış anlaşılmasın, hikâye kötü falan değil; sadece çok fazla şiddet, cinayet, ölüm, işkence ve benzeri olumsuz öğe içeriyor. Büyük bir insanı bile rahatsız edip moralini yerlerde süründürecek cinsten şeyler hem de.
Bu arada itiraf etmeliyim ki buradaki Peter bir efsaneydi — ama kötü olanlarından. Ne yalan söyleyeyim, yine de tüm o hayallerimin aksine eğer beni almak için Brom’un Peter’ı gelecekse, hiç gelmesin daha iyi. Onun için ya da o Modron karısı için gidip de boşu boşuna ölemem valla.
Hikâyede Peter Pan, bildiğiniz gibi insan dünyasına gelip çocukları kaçırıyor (daha doğrusu kendiyle birlikte gelmeleri için kandırıyor diyelim) ve onları acayip bir adaya götürüyor. Tabii amacı evini kurtarabilmek ve bunun için de çocuklar ona yardımcı olacak. Nedenini ve nasılını sormayın, okuyun.
Bizim Nick diye bir ana karakterimiz var; işte o da yaşadığı yerde başından büyük işlere kalkışıp tam da naneyi yediği çok önemli bir anda Peter tarafından kurtarılıyor. Gidecek başka yeri olmadığından da el mecbur onun peşine takılıyor. Gerçi bundan hemen pişman olup insan dünyasına geri dönmek istiyor fakat bir kere Modron’un sisini aşıp öteki tarafa geçti mi, artık tüm o tehlikeleri tekrar atlatıp evine dönmek ne mümkün.
Nick orada kendine Şeytanlar adını vermiş tuhaf tuhaf çocuklarla tanışıyor, adanın her köşesinde kol gezen ölümcül zıkkımlarla yüz yüze geliyor. Sonra bu çocukları öldürmeyi kendine amaç edinmiş zombiden hallice korsan topluluğuna karşı verdikleri savaşları okuyoruz. Nick’in kendi içinde o tuhaf, dönüştürücü hastalıkla verdiği mücadele var; gıcık Modron ve Ulfger diye kendini bir halt sanan mal bir herif görüyoruz bir de. O ikisi adanın yerlilerinden üstelik, önemli şahsiyetler falan. Bir sürü ayrıntı var, daha sayamayacağım işte.
(Şimdi burada spoiler var — en azından ana karakterin akıbeti hakkında. İsteyen bu paragrafı atlasın.)
Ana karakter olan Nick’e de çok üzüldüm, hele ki yaşadığı o hazin sona... Çocuğun hikâye boyunca başına hiç iyi bir şey gelmedi ki zaten; hep bir eziyet, hep bir zulüm, hep bir felaket. Önce Marko ve adamlarının uyuşturucu çetesi, sonra Avalon’un Barghest’leri, yavaş yavaş delirip bir Leş Yiyici’ye dönüşmeye başlaması, p*ç Leroy ve onun oyunları, tüm Şeytanların onu öldürmek için peşine düşmesi ve bağnaz Leş Yiyici itleri tarafından yakalanıp tutsak edilmesi derken en sonunda hakkın rahmetine kavuştu çocukcağız. Yine de yalan yok, Nick tüm bu b*ktan durumlara karşı herkesten iyi dayandı ve bence sonunda yaşamayı en çok da o hak ediyordu. Evine, annesine bile dönemedi.
(Gene spoiler — bu sefer Şeytanlar ve Ulfger için.)
Peter Pan cidden aşırı manyak, oyunbaz ve acımasız biri olmuş bu hikâyede. Hayır, sevmediğimden değil; böylelerine bayılırım ama k*lt*k Modron için değmezdi tüm bu yaptıklarına. Özellikle de o kadın uğruna kıymetli Şeytanlarına yaşattıklarını düşününce… Beni en çok onların çektiği acılar yaraladı. Önce Abraham öldü, sonra Sekeu, Kızılkemik, Leroy (ona üzüldüğümden değil gerçi; o gidip birkaç kez daha ölebilir) ve Nick... hepsi Modron uğruna öldü. Gerçi çoğu Şeytan’ın ölümü o otostop levhası Ulfger’in işiydi ya, neyse. İkisine de sayısız kez lanet olsun, ayrıca Avalon’unuz batsın emi. Ulfger sonunda acılı bir şekilde geberdi gebermesine de, sonradan nefret ettiğim Modron ne yazık ki her şeye rağmen hâlâ sağ.
(Yine ve yeniden spoiler uyarısı — yok ya, siz en iyisi spoiler görmek istemiyorsanız hiç okumayın, çıkın bu incelemeden. Yazarken çok önemsemedim fakat dönüp baktığımda her haltı söylemiş olduğumu fark ettim, kusuruma bakmayın.)
Nick öyle ya da böyle dünyaya geri dönmeyi başarmıştı; keşke evine de son bir kez tekrar gidebilseydi... Bu arada şaşırtıcı bir şekilde bir Leş Yiyici olan Kaptan Samuel Carver’ı ben çok sevdim. Şahsen o, diğer bağnaz olanların arasında adeta parlayan bir yıldız gibiydi. Ve Peter’in Ulu Boynuzlu’nun oğlu çıkması da şaşırtıcı oldu; meğer can düşmanı Ulfger ile üvey kardeşlermiş. Aslında Ulfger’i çocukken ilk gördüğümde onu sevebileceğimi düşünmüştüm gerçi; daha o yaşta o kadar öfkeli ve acımasız çıktı ki fikrimi çabucak değiştirdim. Ondan da, onun aptal hırsları ve kıskançlıklarından da, kendini bir b*k sanmasından ve her haltı o koca kıçından anlamasından da bıktım. İyi ki de geberip gitti ama son ana kadar iyileri de katletmeye devam etti, köpek.
Sanırım hikâyedeki tek tesellim Peter ve Cricket’in her şey bittikten sonra hayatta kalmış olmasıydı. Yazar, ne hikmetse, onları bize bağışladı ve Peter’i son dakika Modron’un büyüsünden kurtardı. Çok sağ ol, Brom !
(Spoiler nihayet bitti.)
Uzun lafın kısası; karanlık teması, fantastik öğeleri, hayatın acımasız gerçekleri ve efsane karakterleriyle oldukça harika ama okuması psikolojik açıdan bir tık zor olan bir kitaptı. Kesinlikle öneririm ama yaşınız büyükse okuyun; bunu küçüklerin eline kesinlikle vermeyin.
Peter pan'e çok hakim değilim. Yani küçükken çizgi filmlerini çok izlerdim ama kurgu hakkındaki bilgim bunlardan ibaret. Yine de bu kitabı okusam anlarım değil mi? Orijinal hikayenin müdavimi olmayan biri olarak
Gerçekten önceden nasıl fark etmemişim, ilginç! Peter Pan incelemeniz sayesinde bu kitabı fark ettim. Bence harika bir inceleme olmuş, emeğinize sağlık.