Ben 16 Yaşındayım ve bu kitabı okudum. Aslında okumaktan çok, hissettim diyebilirim.
Kitap benim için fazlasıyla yoğundu; bence her karakter, gerçeklik sınırlarında dolaşsa da bir o kadar abartılıydı.
Bazen okurken kendimi sorgulama fırsatı da buldum. Fikir bakımından hiçbir karakteri kendime yakın hissetmesem de, hikâyede yer alan kadın karakterlerin yaşadıklarını sanki ben yaşamışım gibi hissettim.
Hikâyede dört kadından söz ediliyor ve bu dört kadın da erkekler tarafından bir şekilde haksızlığa uğruyor:
İlki, "Büyükhanım" diye anılan babaanne. Kocasının saçma bulduğu sözlerine, hiç karşılık veremeden bir ömür boyu katlanmış bir zavallıydı benim gözümde.
İkinci kadın, evdeki hizmetçi. Kendini sürekli öven Selahattin’in etkisinde kalıp ondan çocuk yapmış, ancak onun etkisine kapılmasına rağmen sefil yaşantısına engel olamamıştı.
Üçüncü karakterimiz Nilgün. Fikirlerini açıkça belirten, özgür ruhlu bir kadındı. Ancak o da bir erkeğin eliyle yok olup gitti.
Dördüncü karakter çok belirgin olmasa da temsil ettiği şey oldukça açıktı. Eczacı bir kadındı ancak her durumda ona değil, sadece bir çalışan olan kocasına danışılıyordu.
Bu yönleriyle roman benim için oldukça hüzünlüydü.
Anlamlandıramadığım bir Sessiz Ev konu ise, kitabın yazarı Orhan Pamuk’un neden sürekli kadınları ezen bir tarafı temsil ediyor gibi hissettirdiği. Diğer romanlarında da bu etkiyle karşılaştım ancak bu kitapta daha çok dikkatimi çekti.
Bir erkeğin, bir kadını –kitapta dahi olsa– bu denli zor durumlara sokması ve bunu sürekli tekrar etmesi beni açıkçası rahatsız etti.
Tüm bunların haricinde, kitap bence 10 üzerinden 7 puanı hak ediyor. Ancak kırdığım 3 puan; yazım dili ve karakterlerin duygularının aktarımı açısından yetersiz hissettiğim için oldu.