John Steinbeck, The Moon Is Down adlı kitabını 1942 yılında bir propaganda yazısı olarak kaleme almıştır. Çoğu propaganda eserinden farklı olarak, savaşın sona
ermesinden çok sonra bile roman pek çok ülkede basım yapmıştır. Ülkemizde farklı yayınevlerince Ay Battı ve Ay Batarken adıyla basılmıştır.
Ay Batarken romanının ilk taslağı olan ortam, Amerika Birleşik Devletinin isimsiz bir güç tarafından işgali üzerine kuruluydu. Ancak Almanya’nın zaten yenilmez kabul edildiği bir dönemde Amerika’nın işgal edileceğini hayal etmek bile, moral üzerinde yıkıcı bir etkisi olacağı inancı yüzünden; Steinbeck’in taslağı hızla reddedildi.
Yine de henüz kimsenin işgal ve direniş süreci hakkında bir yazı yazmadığının farkında olan Steinbeck, eserini isimsiz bir kasaba üzerine kurguladı. Daha sonra bu mekanı “Norveç gibi soğuk ve sert, Danimarka gibi kurnaz ve amansız, Fransa gibi makul” olarak tanımladı. Ayrıca Steinbeck, kitapta işgal eden ordunun hangi ülkeye ait olduğu hakkında hiçbir bilgi vermemiştir. Buna rağmen romanın ilk yayımlandığı tarihe bakarak ve anlatıdaki ipuçlarını takip ederek işgalci ordunun Nazi Almanya’sı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Norveçliler ise, ortamın Norveç’e çok benzediği gerekçesiyle, kendi ülkelerini yazdığı inancını taşıyorlardı.
Roman önemli bir kömür madenine sahipliği yapan, huzurlu ve barışsever bir kasabanın; hiçbir uyarı olmaksızın işgal edilmesiyle başlar.
Başlangıçta bölge sakinlerinin, işgalcilerle olan etkileşimleri son derece basittir. İşgalciler kömürün peşindedir ve bunu aldıkları müddetçe her şey iyi olacaktır. İşgalci güçlerin komutanı Albay Lanser, kasabanın belediye başkanı Orden’a “Bu her şeyden çok bir ticari girişime benziyor” diye açıklıyor. Ve albayın personeli başlangıçta kasaba halkının ne kadar “sakin ve itaatkar” olduğuna hayret ederken, daha önceki bir savaşın gazisi olan Lanser bunu yutmuyor. “Barışçı insan yoktur” diyor.
Lanser çok geçmeden haklı çıkmaktadır. Çalışmaya devam etme emrine direnen bir madenci, öfkeyle saldırıp, tepki gösterirken yanlışlıkla bir asker öldürür.
Göstermelik bir askeri mahkeme kurulur ve maden işçisi idam cezasına çarptırılır. Bu olay “kuru ve büyüyen bir nefret” döneminin başlangıcıdır. Madendeki üretkenlik düşer, askerler kasaba halkıyla sosyalleşemez ve hiçbir işgalci tavrını gevşetmez. Kuşatanlar artık kuşatılmıştır.
Belediye Başkanı Orden, kaçmayı planlayan iki kardeş ile İngiltere ve Müttefiklere şu mesajı veriyor. ”Eğer basit, gizli silahlarımız, patlayıcılarımız olsaydı. Sisler, dinamit… Onları nasıl kullanacağımızı bileceğiz!” Tabii ki, kasaba çok geçmeden, her biri minyatür bir paraşütle asılı duran, gökyüzünde süzülen küçük paketlerle kaplanır. Paketlerde bir parça çikolata ile (kasabadaki çocukları toplamaya
teşvik etmek için) çok geçmeden küçük çaplı bir hazine avı başlatılır. Ve çocuklar bulunan dinamitleri ailelerine verirler.
Çok geçmeden bir kargaşa başlar, kömürü taşıyan demiryolu hattı onarılabileceğinden daha hızlı hasar görür. Lanser, sonunda çözümü sabotajı caydırmak için Order’ı rehin almakta bulur. Ancak Orden “İsteseydim de bunu durduramazdım.” Diyerek bu direnişin üstünde söz sahibi olmadığını açıklamıştır.
Son, heyecan verici sahnede Orden idama götürülürken Lanser’a temel farkı
açıklar: "__İnsanlar fethedilmekten hoşlanmazlar, efendim, bunu kabul etmezler. Özgür insan savaş çıkaramaz ama savaş başlamışsa yenilgiye rağmen savaşmaya devam eder. Sürü insanları, bir liderin takipçileri bunu yapamaz, bu yüzden de muharebeleri sürü insanları, savaşları özgür insanlar kazanır. Siz de bunun böyle olduğunu göreceksiniz, efendim." Romanın desteklediği tez de budur.
Kitap yayınlandıktan sonra eleştirmenler ikiye ayrılmıştı. Eleştirmenlerin bir kısmı Steinbeck’in Alman askerlerini hümanist bir şekilde tasvir etmesi nedeniyle işgal altındaki Avrupa halkı üzerinde moral bozucu bir etki yaratacağını söylemiştir.
Eleştirmenlerin, Kitabın işgal altındaki bölgelerdeki mültecilerin cesaretini kıracağına dair öngörülerin aksine; işgal altındaki halk kitabı benimsedi. Bunun nedeni Steinbeck’in, kendi durumlarını gerçekçi bir tasvirle ele alması ve ne hissettiklerini aktarabilmiş olmasıdır.
Steinbeck, romanın Avrupa’nın amacına hizmet ettiğini bilmesine rağmen direniş örgütleri tarafından ne ölçüde kullanıldığının farkında değidi.
Amerika’da eleştirmenler romanın iyi bir propaganda olup olmadığı konusunda
tartışırken işgal altındaki bölgelerde direniş grupları romanı üretip Nazi yönetimi
altındaki tüm vatandaşlara dağıtmak için hayatlarını riske attılar. Steinbeck 1957 yılında Floransa’dayken Pascal Covici’ye yazdığı mektupta şöyle diyordu; “Bir kokteyl partide bir adamla tanıştım. Adam yalnız Mussolini’den değil Hitler’den de kaçıyormuş. Bana savaş sırasında incecik bir kitap okuduğunu, kitabın İtalya’yı çok iyi anlattığını söyledi. Kitabı İtalyanca ’ya çevirip teksir ettirerek beş yüz kopyasını çıkarmış. Bu kitabın adı The Moon is Down- Ay Battı’ymış. Direniş sırasında kitabın elden ele geçerek her yere ulaştığını anlattı. Pek çok yerden de istenmiş kitap. Oysa kitabı elde bulundurmanın bile cezası ölümmüş. Kendi ülkemizdeki dövüşken eleştirmenlerin bu kitaba nasıl saldırdıklarını anımsıyor musun?”Mektuplarda Bir Yaşam
Daha sonra Norveç Kralı, Steinbeck’in direnişe katkılarını onurlandırmak için bir madalya olan Haakon VII Özgürlük Haçı'nı verirken, roman hakkında “savaşın harap ettiği tüm ulusun morelini güçlendirmişti” sözlerini sarf etmiştir.