Varoluşsal bir şiirdir.
Can Yücel, bireyin dünyadaki yerini, yalnızlığını, çürümüş toplumsal yapılarla ilişkisini ve aşkın ya da sevginin bu gerçeklik içinde nasıl konumlandığını sorgular.
Yalnızlık, bu şiirde sadece bir duygu değil, neredeyse bir varlık bir “öteki”dir.
Şair, yalnızlığını bir sevgili gibi kişileştirerek ona hem yakınlık hem öfke duyar. Bu, insanın kendi içindeki eksikliğiyle yüzleşmesidir. Can Yücel abimizin diliyle bu yalnızlık çiğ, pis, “sidikli” bir kontestir ve idealize edilmemiştir çünkü hakikidir hiç olmadığı kadar gerçektir aynı zamanda...
Toplum eleştirisi şiirin her dizesine sinmiş durumdadır. "Salonlar, piyasalar, sanat sevicileri" derken Can Yücel, gösterişin, sahte duyarlılığın egemen olduğu bir dünyaya çatıyor. Aşk ve sevgi bile bu dünyada kirletilmiş; bu yüzden “rezil olmak” ya da “kötü kokmak” bir tür arınma biçimi hâline geliyor. Varlığını sahici kılmak isteyen insan için bu, ahlaki değil, ontolojik bir zorunluluktur...
“Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi” dizesi ise benim için şiirin felsefi doruk noktasıdır. Heidegger’in “hakikat” anlayışına benzer şekilde, buradaki "yalansızlık" varlığın örtüsünü kaldırmaktır.
Yani hakikat, gösterilen değil, olduğu gibi yaşanandır. Yalanlardan sıyrılmış bir hayat, kirli ve rezil olabilir ama gerçek olur ve belki de sadece o zaman anlamlı olur.
Son olarak “sevgi duvarını aşmak”… Bu, bir tür iç aydınlanmadır.
İçimizdeki sınırları, korkuları, ikiyüzlülükleri aşarak başka bir bilince, başka bir ilişki biçimine ulaşmak anlamına gelir. Aşıldığında, geriye sadece evren ve bir başkası kalır; her şey bu yalınlıkta anlam kazanır.
Benim için bu şiirdeki en çarpıcı olan düşünsel katman bunlar... başka perspektiflere açığım