Orbeli'yi unutma...
10/10
·656 syf.··
2025 16. kitabı
Herkese selammmmm, Gelelim en sevdiğim serinin ikinci kitabına. Bronz Atlı zaten en sevdiğim kitaptır, çok özel bir bağım var kitap ile ve neyse ki ikinci kitapta gayet güzeldi. Ancak pürüzler ve sinir olduğum noktalar oldu mu? Elbette. 10 puan vermemdeki tek sebep serinin bendeki ayrıcalığıdır. Yoksa hak ettiği puan bence 8. Kitabımız Tatyana'nın Amerika'ya gidişi ve Alexander'ın da tutuklanması ile başlıyor. Kitaba başlar başlamaz ağladım mı? Hem de hüngür hüngür. Bu ikiliyi ayrı görmeye dayanamıyorum ve bilin bakalım ne oldu? Yazar ikiliyi kavuşturana kadar saçlarım beyazladı resmen. Öncelikle Tatyana ile başlayalım. Bu kitapta hiçbir kusuru yoktu bu canım karakterimin. Valla yazar ikisini de üçüncü kitapta bozdu. Tatyana dilini bile bilmediği bir ülkede, yeni doğmuş oğlu Anthony ile yeni bir hayata başlar. Ancak tam olarak başlıyor da denilemez çünkü Alexander'ı asla ve asla unutamıyor. Zaten aralarındaki aşk çok büyüktü ve bir elveda bile diyemeden ayrılmış olmaları ise Tatyana'da soru işaretleri bırakıyor ister istemez. Çalışmaya başladığı hastane savaştan kaçan insanlar ya da gazi askerlerle dolu olduğu için Tatyana'nın adaya gelen her gemide Alexander'ın yüzünü araması... Umutsuz bir aşkın peşinde durmadan Alexander'ı arıyor. Hemşire olarak işe başladığı yerde arkadaşlıklar da kazanıyor elbette, kendi evine çıkıyor, oğluna bakıyor, çalışıyor yani kısacası kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğreniyor. Burada Tatyana ile çok gurur duydum. 19 yaşındayken geldiği ülkede tek başına dul bir kadın olarak her şeyle mücadele etmeyi başarıyor. Gelelim asıl olaya... Orbeli'yi unutma. Alexander'ın Tatyana'ya veda etmeden önce son kez söylediği cümle. Tatyana'nın kabusu oluyor bu cümle. Aklında hep aynı sorular? Neden bana bunu söyledi? Acaba ölmedi mi? Tatyana umutsuz bir mücadeleye girişip kocasının yaşadığını ve onu bulacağına inanıyor. Önce dış işleri bakanı(yanlış hatırlamıyorsam) ile her ay görüşüp cephede Alexander Belov adında bir asker görülüp görülmediğini sorup duruyor. Ve bir gün... Aradan geçen yılların ardından ilk kez her şeyi değiştiren bir gelişme yaşanıyor. Savaştan kurtulup Amerika'ya, evine, dönmeyi başaran bir asker Alexander Barrington adında bir asker ile karşılaştığını söylüyor. Ve böylece aslında Alexander'ın ölmediği ve esir düştüğü anlaşılıyor. Elbette Tatyana için dönüm noktası oluyor bu haber ancak sevdiği adamın her an ölme riski altında olduğunu bilmek, daha kötüsü nerede olduğunu bilmemek onun içindeki umudu yavaşça öldürüyor. Vazgeçmek mi? Tatyana asla vazgeçmiyor. Savaş bitiyor, aradan neredeyse dört yıl geçiyor ve Tatyana en sonunda oğlunu bile geride bırakarak Kızıl Haç ekibine katılıp askerlere yardım etmek umuduyla Almanya'ya gidiyor. Ancak asıl amacı askerlere yardım etmek değil, kocasını bulmak... Orbeli'yi unutma. Bu cümlenin ne anlama geldiğini öğrendiğimde ağzım açık kalmıştı. Hiç beklemediğim yerden vurdu. Ayrıca Alexander'ın böyle bir cümleyi neden kurduğunu anladığımda çok mutlu oldum. Umut... Her daim umudunu korumasını istedi sevdiği kadının. Zaten bir vedası vardı ki ilk kitabın sonunda, aman yarabbi. Bir sahneye daha önce bu kadar çok ağladığımı hiç hatırlamıyorum. Ve insan her okuduğunda mı ağlar? Tatyana askerlere yardım etmek için gittiği Almanya'da, Leningrad'da yaşarken Alexander'ın komutanı olan Yarbay Stepanov ile karşılaşır ve en sonunda Alexander'ın nerede kaldığını öğrenmiş olur... Tatyana'nın azmi, mücadelesi ve aşkı çok güzel işlenmişti kitapta. Valla helal olsun, her şeye ve herkese rağmen hem çocuğuna hem de inancına sahip çıktı ve sevdiği adamı kurtardı. Alexander'a da tek yapacağım şey ayağa kalkıp alkışlamak, her ne kadar Tatyana'ya kendini öldü gibi gösterse de tek amacının onun ve oğlunun hayatını kurtarmak olduğunu biliyorum. Gerçekten öleceğini düşünüyordu tabii ki. Ve eğer Tatyana Rusya'da kalmış olsaydı onun da sonu farklı olmayacaktı. Alexander Rusya'dan kurtulmayı başarıyor ancak bölüğündeki askerler ile Polonya'dan Almanya'ya kadar giden uzun bir esir süreci yaşıyor. Aç kalıyor, yaralanıyor, kamplarda çok ağır şartlarda çalışmak zorunda kalıyor, savaşıyor derken Alexander'ın yılları savaşın içinde sürünüp gidiyor. Onun da tek bir amacı var: Tatyana'ya kavuşmak. İlk zamanlarda bu inancı çok kuvvetliydi ancak yıllar geçtikçe ve savaşta yaşadığı ağır olaylardan dolayı inancı neredeyse bitecek düzeye geliyor. Vazgeçiyor mu? Asla. Alexander'a da gerçekten çok üzüldüm. Bir asker olarak savaşın en çirkin yüzlerini gördü, çok ağır şeyler yaşadı, işkencelere maruz kaldı ve hepsinin tek bir sebebi vardı bu da ailesiydi. Gerçekten adamın başına ne geldiyse komünist meraklısı ebeveynleri yüzünden geldi. Çok yazık. Alex yıllarca bu şekilde yaşadı ve ağır travmalarla boğuştu anlayacağınız. Bir de Paşa ile karşılaşmaları vardı, orada çok şaşırmıştım gerçekten. Gelelim beni ennnn sinir eden, Alexander'ın saçlarını yolmak istediğim kısma. Kitabın ilk yarısına kadar Alexander'ın geçmişini de okuyoruz, Rusya'ya geliş süreci, tutuklanması, kaçması, nasıl Alexander Belov olduğu gibisinden tüm süreçleri okuduk. Eyvallah şimdi gerçekten çok büyük bir hayat mücadelesi verdi zaten adamcağızın gençliği bu şekilde geçti de; Şura isminin nereden geldiğini öğrenince cinnet geçirdim. Yani yazarcığım, böyle olağanüstü bir aşk yazıp hepimizi de buna inandırdıktan sonra nasıl gidip de Alexander'ı böyle aldatmaya meyilli biri olarak yazarsın aklım almıyor. Yani hiç oldu mu şimdi? Şura kelimesinin nereden geldiğini öğrendiğimden beri isme karşı bir antipatim oluştu. Kafana tokmakla vurayım Alex yani. Şimdi ise kitabın kırılma noktasına geliyorum. Elbette kavuşmaları... Öyle duygusal bir sahne ki size anlatamam. Olayları anlatmadan önce ufak bir şikayetim var. Kitap 650 sayfa, bilin bakalım ikili ne zaman kavuşuyor? Son yüz sayfa kala! Yani yazar yuh be! Tamam elbette ayrı kaldıkları süre üç beş ay değil koskoca dört yıl ama bizi o kadar beklettin ki... Okurken inanın sayfaları hadi buluşsunlar artık diye çevirdiğinizden kitap akıp gidiyor ama yine de işte! Sadece 100 sayfa beraber gördük o kısma sinirliyim. Tatyana sevdiği adama sonunda kavuştu, bir şekilde esir kampından kaçmayı başarıyorlar. İkiliyi yan yana görünce o kadar mutlu olmuştum ki. Tabii yılların getirdiği bir ayrı kalmışlık da var. Alex'in oğlunu sorması beni ağlattı resmen. Çok çok çok güzel yazmış yazar kavuşmalarını. Sonrasında ise askerlerden kaçarak Berlin'in Amerika bölgesine ulaşana kadar olanlarını okuyoruz. Arada Alex'e kızdım ama neyseeee. Asıl kızdığım yer son sayfalar. Ya sevdiğin kadın gelmiş taa Amerikadan, oğlunuzu geride bırakmış, kaçırmış seni ve kurtuluşunuza kalmış şurada bir gün. Hala umutsuzsun bir de utanmadan Tatyana'ya kızıyorsun kızın da umudunu bitirmeye çalışıyorsun. Azıcık kendine inansan ölür müsün yani? Kadın senin için ne mücadeleler vermiş bir de. Ancak ne olursa olsun en sonunda özgürlüklerine kavuşan bu ikili evlerine dönmeyi başarıyor... EVET. İki kitap boyunca tüm okurlar olarak beklediğimiz özgürlüğe ve kavuşmaya erişebildik. O kadar fazla şey yaşadılar ki... Bu kitap bana cidden umudu öğretti. Ben bu kadar güçlü kalabileceğimi düşünmüyorum mesela. Belki hiç aşık olmadığımdan olabilir ama onları ayakta tutan şey gerçekten aşkları oldu. Hiç yaşamamaları gereken şeyleri gördüler, çok uzun süre ayrı kaldılar, işkenceler, yalnızlıklar derken hak ettikleri hayatı kazanmalarını görmek beni çok mutlu ediyor. Tabii yazar üçüncü kitabı mahvetmeseydi. Onu yorumlar mıyım bilmiyorum, ben asla o kitabın var olduğunu kabul etmiyorum. Okudum ama okumadım kabul ediyorum. Benim için yalnızca kitabın ilk yarısı var. Diğer yarısını sildim kafamdan yoksa sinir krizi geçiririm. Neyse ne. İlk iki kitap benim için kalbimde hiçbir kitabın dolduramayacağı bir yerde. Ey aşk, o kadar güzeller ki... Tatyana ve Alexander benim göz bebeklerimdir. Herkes okusun ve okuttursun! Bu güzel kitaptan kimse mahrum bırakılmamalı. Şimdiden okuyacak herkese iyi okumalar!!
Tatyana ve AlexanderPaullina Simons · Pegasus Yayınları · 2017779 okunma
·
94 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.