Louisa May Alcott kaleminden yıllar önce Küçük Kadınlar’ı okumuştum. Hüzünle neşenin bir arada ahenk içinde yol aldığı sıpsıcak bir romandı. Devamı olduğunu bilmiyordum bile. Bir gün kız kardeşimle gezerken öylesine uğradığımız İş Kültür’ün bir şubesinde gördük. Arka kapağındaki tanıtım bültenini okuduğumda öğrendim bir devam kitabı olduğunu. Listeme ekledim ama kız kardeşim hediye etmek isteyince karşı koyamadım. Aldığım en güzel hediyelerden biriymiş, okuma fırsatı bulduğumda daha iyi anladım bunu. Biribirinden farklı dört kız kardeşin hayatı üzerine konumlanan bu kitabı kardeşim sayesinde okuyabilmek, unutulmaz bir anı olarak kalacak benim için.
Küçük Kadınlar’dan uyarlanan filmi bile izlemedim henüz, İyi Eşler’den sonra izlemek güzel olacak bence. Bu sıralar bakacağım mutlaka.
Küçük Kadınlar’da vedalaştığım March ailesinin kızlarının hayatı üç yıl sonra İyi Eşler’de kaldığı yerden devam ederken, onların genç kızlıktan kadınlığa uzanan yolculuklarına tanık oldum. Bütün içtenliğiyle akıp giden ve hiç beklemediğim sürprizlerle dolu bir romandı bu. Sürprizlerin bazıları sevindirirken, bazıları da üzdü. Şaşırtıcı olaylar da yaşandı; özellikle Jo’nun kararları açısından, fakat bunlara çok şaşırmadım çünkü onun hayatıyla ilgili tahminlerim beni yanıltmadı.
Meg, Jo, Amy ve Beth. Hepsi birbirinden farklı karakterlerde ve özelliklerde olmalarına rağmen aralarında yaşayan güçlü ve kopmayan bağlar sayesinde nerede olursa olsunlar sanki hep yan yana izlenimi veriyorlar.
Hayalleri ve yaşamak istedikleriyle birlikte umdukları hayata kavuşabilecekler mi sorularıyla ve merakla okudum İyi Eşler’i.
Ortak dostları ve evlerinin neşesi Laurie de üniversiteye giderken, bu güzel kardeşleri ihmal etmez ve sık sık yanlarına gelir. Onun da hayalleri vardır ve bir şekilde işleri yoluna koymaya çalışır.
Amerikalı yazar Alcott, İyi Eşler’de evlilik kurumuyla ilgili görüşlerini net bir şekilde sergiliyor. Kitabında kadınları merhametli, sevgi ve saygı yönüyle özverili, sabırlı gibi erdemlerle yansıtsa da dönemin kadınlar açısından ne kadar zorlu olduğunun farkındadır ve aslında bunlarla mücadele eder. Belki okurların çoğu için durum böyle gözükmeyebilir; fakat yazarın ahlaklı ve iyi kalpli olmayı önemsemesi yalnızca kadınlara özgü bir durum değil, erkekler için de geçerlidir. Yani Alcott, tüm insanların sahip olması gereken bir yaşayış tarzını savunuyor. Dindar bir kişiliğe sahip olması da bakış açısında hissedilen önemli bir etken. Fakat bağnazlık asla söz konusu değil. Kadınların toplumdaki sosyal ve ekonomik konumlarını incelikle ele alıyor. Özgüvenli bir birey olarak kadınların kendi varoluşlarını yaşamalarını ve meslek sahibi olmanın öneminin altını çiziyor sık sık. Özellikle Jo’nun yaşayışı, bu tip bir kadın portresini doğrudan ortaya koyuyor diyebilirim.
Bu ay okuduğum en güzel kitaptı, iyi ki okumuşum.
İncelememi yayımladığım platform:
instagram.com/p/DJCJTWsolA-/?...