Cuniçiro TanizakiNaomi
(Dikkat! Bu yazı kitap hakkında spoiler niteliğinde bilgiler içeriyor olabilir!)
Aşk, esaretlerin en güçlüsüdür. Bu kitap tam da bunu anlatıyor.
Kitap, ana karakterimiz Joji’nin anlatımıyla kaleme alınmış. Onun hisleri, onun gözlemleri, onun esareti… Bu, kitabı daha akıcı hâle getirmiş. Çünkü Joji ile birlikte tüm o deneyimleri siz de yaşıyor gibi oluyorsunuz (Kitabı asıl sinir bozucu kılan da bu. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.). Sürekli bir erkek bakış açısı etrafında döndüğü ve Naomi’nin hislerine hiç değinilmediği için açıkçası biraz üzüldüm. Ancak kitap yine de çok akıcı ve sinir bozucuydu.
Hem biraz konusuna değinmek hem de yorum yapmak istiyorum:
Kitap 1924/25 Japonya’sında geçiyor. Japonya’nın “Batı”yı tanımaya ve onlar gibi olmaya özendiği yıllar. Bunu da kitabın her satırında hissettiriyor bize yazar. Şimdilerde herkesin bayıldığı Uzak Doğu kültürünün küçümsendiği hatta tabiri caizse ayaklar altına alındığı bir görüş hâkim. Joji de bence bu yönüyle dönemini aynen yansıtan bir karakter. Yirmi sekiz yaşında, Batı düşkünü, çok yalnız, içine kapanık ve tekdüze hayatına alışmış bir kimse. Evlenme düşüncesinden uzak. Çünkü kendince “mükemmel” kadını asla bulamayacağına inanıyor (Sanki kendisi çok mükemmel). Bu yüzden de olmayacak bir işe kalkışıyor ve “Eğer mükemmel kadını bulamayacaksam ben de kendim oluştururum.” diyerek gözüne kestirdiği Naomi’nin peşine düşüyor.
Naomi ise henüz çocuk yaşta (İşte sinir bozucu olan bölüm!). Bir kafede garsonluk yapan ağzı var dili yok biz kız çocuğu. Görünüş itibariyle güzel ve “Batılı” bir yüze sahip bu kız, Joji’yi çok etkiliyor ve maceramız başlıyor. Joji, Naomi’yi etkilemek için biraz uğraşıyor ki henüz dünyadan haberi olmayan, tutunacak bir dal arayışında olan Naomi’yi etkilemek hiç de zor olmuyor. Joji ona refah, lüks ve özgürlük vadediyor, “Batı”yı vadediyor. Beraber yaşamaya başlıyorlar ardından evleniyorlar. Joji sözünde duruyor ve tüm imkânları Naomi’nin ayakları altına seriyor. Lüks elbiseler, rahat bir yaşam, eğitimi için de özel hocalar… Aradan uzun zaman geçiyor ancak Naomi’nin “şımarıklıkları”, İngilizcedeki başarısızlığı; onun, Joji’nin hayalindeki “mükemmel” kadının tam tersi olduğunu gösteriyor. Ancak bu “aşk” çoktan bir saplantıya dönüşmüş durumda ve yapılabilecek bir şey yok. Çok sonraları Naomi bir arkadaş grubu ediniyor. Bu fazlaca yakın olduğu insanlar ve Naomi’nin tavırları Joji’yi rahatsız etmeye başlıyor. Çevreden gelen duyumlar da işin tuzu biberi oluyor ve Joji “aşk” ile ihanet arasında savrulmaya başlıyor. Peki, insan bu kalabalık “aşk”a ne kadar tahammül edebilir?
İşte tüm bu olaylar, bize aşka dair birçok şeyi sorgulatıyor. Bir an Joji ile kendinizi özdeşleştiriyorsunuz, bir an Naomi ile. Bir an Joji’ye sinir olurken buluyorsunuz kendinizi, bir an Naomi’ye. Gerçi insanın Naomi’ye duyduğu kızgınlık beraberinde garip bir empatiyi de getiriyor ve kendinizi ne yapacağınızı şaşırırken buluyorsunuz.
Biliyorum çok uzun konuştum ama Naomi öyle tekdüze bahsedilip geçilebilecek bir eser değildi. Tanizaki’nin başyapıtı olarak adlandırılan ve 20. Yüzyıl Japonya’sına, o dönemin ilişkilerine ağır bir eleştiri niteliğindeki romanı bence herkes okumalı ve ders çıkartmalı.
Benim –her ne kadar sinir olarak okusam da- beğendiğim bir kitap oldu. Yazarla tanıştığım bir eserdi. Açıkçası eski bir eser olmasından dolayı yazarın diline karşı ön yargılıydım. Ancak akıcılığıyla, okuru kitaba bağlamasıyla kesinlikle ön yargımı kıran bir kitaptı. Yazarın diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum.