"Hangimiz önce ölürüz acaba?"
Natsume Soseki'nin okuduğum ilk kitabı. Ülkesinde İnsanlığımı Yitirirken ile birlikte en sevilen kitapmış.
Bir adam var, günün birinde yaşlı bir adamla karşılaşıp o adamla arkadaş olmak istiyor, bu gizemli adama "Hocam" diyor ve onu tanımaya çalışıyor. Hoca'nın insanlara güvenmediğini fark ediyor, bunun nedenini merak ediyor ve olaylar geliştikçe Hoca'nın gençken böyle bir insan olmadığına, yaşadığı olaylar sebebiyle böyle bir değişim yaşadığına, bir insanın yavaş yavaş ölüme gidişine bir mektup aracıyla tanık oluyor.
Dedik ya Hoca insanlara güvenmiyor diye, bunun nedenini okudukça anlıyoruz ama ben son anlara kadar "Bu yüzden mi insanlara güvenini kaybettin? O kadar da ağır şeyler yaşamadın? Dünyada amcası tarafından dolandırılmış bir sürü insan var, bu bütün insanlığa küsmeyi gerektirmez" diyerek sitemde bulunmuştum. Yaşadıklarını küçümsemistim ama son 100 sayfada Hoca'nın insanlara olan bu güvensizliğinin nedeninin 'kendi'si olduğunu anlıyoruz.
Hoca aslında kendi yaptıklarını, bir insanın kazanmak için yapabileceklerini tecrübe ettiği için insanlara güvenemiyor. Hani diyor ya:
"Özellikle kötüdür diyebileceğim biri yok gibi dedin, değil mi? Sen cidden dünyada 'kötü insan' diye bir tip olduğunu mu sanıyorsun? Dünyada böyle kalıba sokabileceğin 'kötü insan' diye bir şeyin olması mümkün değil. Normal zamanlarda herkes 'iyi insan'dır. En azından hepsi 'normal insan'dır. Gel gelelim bıçak kemiğe dayandığında bir anda 'kötü insan'a dönüşmeleri işin korkunç tarafı. Bu yüzden temkini elden bırakamayız. (syf:89)"
İnsan sınanmadığı günahın masumu değildir. Hepimiz erdemli, saygılı insanlarız ama bu iyiliğimiz sınandı mı kendimizi bu kadar lekesiz görüyoruz. İnsanoğlu hata yapmaya meyilli bir canlıdır, gün gelir yapmam dediğimiz ne varsa yapma mecburiyetinde bulunabiliriz. Yol uzun, önümüze ne çıkacağını bilmeden yaşıyoruz.
Bu kitapta da sınanan bir insanın iç hesaplaşmasını okuyoruz ve o insan en sonunda yaşadığı bu zindan hayata daha fazla dayanamayıp bir dizi 'bahane'yle hayatına gizlice son veriyor. Uğruna arkadaşına ihanet etmeyi bile göze aldığın aşkını bırakıp gitmek, dünyada güvendiği son insan olduğunu bile bile onu bu çukurda yalnız bırakmak.. Ne yaşadın demek istiyor insan. Yargılamayacağız dedik ya ben yine de yargılamak istiyorum. Madem bu kadar büyük bir ihanet ettin o zaman pişmanlık içinde yaşasan da hayatını iyi yaşamalıydın, sevdiğin kadına olan aşkını daha çok belli edip onu mutlu etmeliydin. İçinde kıyametler kopsa da o acıyla yaşamayı öğrenmeliydin. Ettiğin o ihanetin bir karşılığı olmalıydı. Böyle boş bir hayat yaşayacaksan arkadaşının o hale gelmesine sebebiyet vermeyecektin.
Değinmek istediğim bir diğer nokta da Hoca'nın bunları sadece aşk için yapmadığıydı. Evet aşk bunda büyük bir etkendi ama Hoca aslında her zaman kendini K'den küçük görüyordu ve asla onun seviyesine çıkamayacağını düşünüyordu. Tek sorun aşk olsaydı Hoca bunların üstesinden gelebilirdi ama gerçek bundan biraz daha ağırdı. Hayatı boyunca sürekli gölgesinde kaldığı birine karşı kazanmak için bu kadar acele etti, kırıp döktüğünü gördü ama yine de toplamak için çaba sarf etmedi, kazanmak istedi ve kazandı ama bu kazanç için büyük bedeller ödeyeceğini bilebilir miydi?
"Ben doğru yoldan gitme niyeti olsa da sonunda tökezleyip yoldan çıkan bir aptaldım. Ya da sinsi adamın biriydim (syf:312)."
Ah K bunları görseydin boşa öldüğünü düşünür müydün? Hani dedik ya sınanma diye aslında K. de sınandı. Gerçekleri öğrendikten sonra küçük hanıma duygularını açıklayıp şansını deneyebilirdi, arkadaşına kin kusup onu rezil edebilirdi ama etmedi. O sınandığı sınavdan boynundaki kan hariç tertemiz bir şekilde çıktı. K. orada hesap sorsaydı belki de Hoca yıllar boyu böyle bir eziyetin içinde yaşamazdı, belki de içinde bu yükü taşımayıp bir yerde bırakırdı. Sahi K. neden ona hesap sormadı? Neden son mektubunda ona sitem etmedi? İntikam mı almak istedi? Sanmam K. zaten kendi içinde kendiyle bir çatışma halindeydi. Değerleri ve duyguları çatışıyordu. Aşkını rahatlıkla yaşayacak biri değildi ve arkadaşının yaptıkları da kararını vermesinde etkili oldu, gittikleri gezide Hoca'ya "Canım acıyor" diye itirafta bulunmuştu, o bu acıyla başa çıkamadı, ruhunu ızdıtaptan kurtaracak kesin yolu seçti.
Bu kitap duygularına esir olmuş bir insanın yaptıkları yüzünden yavaş yavaş tükenişinin bir yansıması olarak kaldı bende.
Bu kitabı okurken arkada "Ferdi Tayfur-Bana Sor" çaldı durdu. Ne alaka demeyin. Ben bazen kitapların verdiği duygu artsın diye arkada müzik açarım ama bu biraz fazlaydı:D yine de dinlerken okumak daha keyifliydi, tavsiye ederim.
Not: Kitabı anlatan adam zaten ölmüş bir insan için babasını ölüm döşeğinde bırakan biri, en sonunda ne oldu bilmiyoruz. Umarım o da pişman olmamıştır.