Rastlantılar Romanı Çalıkuşu
9/10
·544 syf.··
2025 4. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 28 Nisan 2025 23:38
Türk edebiyatına damga vurmuş bir klasikten, Çalıkuşu’dan bahsedeceğim. Yayımlandığı günden bu yana romana olan ilgi sürekli artmış, bu sene itibarıyla da yeni eğitim modelinde ‘‘Türk Dili ve Edebiyatı’’ dersinin temel kitaplardan biri olmuştur. Fırsattan istifade öğrencilerime okuturken ben de tekrar okumak istedim. Çalıkuşu ilk kez 1922 yılında Vakit gazetesinde tefrika edilmiş ve aynı yıl kitap olarak basılmıştır. Beşinci baskısından sonra 1939 yılında Reşat Nuri tarafından gözden geçirilmiş ve bazı değişiklikler yapıldıktan sonra tekrar yayımlanmıştır. Romanın şu anki baskısıyla bu ilk baskılarında bölümler arası farklar olduğunu söyleyebiliriz. Eski baskıda ilk ve son bölümler yazarın anlatıcılığıyla ilerlerken aradaki üç bölüm günlük şeklindedir. Şu anki baskılarda ise ilk bölüm de günlük şeklinde olup dördüncü bölümle birlikte Feride’nin günlüğü tamamlanmıştır. Beşinci, yani son bölümde ise yazarın anlatıcılığını görürüz. Yukarıda da belirttiğim gibi romanın hemen tamamı günlük şeklindedir. Romanın başlangıcında pek tarih görmezken ilerleyen bölümlerde Feride’nin daha sık aralıklarla tarih atarak yazdığı günlükleri okuruz. Reşat Nuri bu eseri aslında roman olarak tasarlamamış. Reşat Nuri bu romanı, İstanbul Kızı adıyla bir oyun olarak yazmış, Darülbedayi bu oyunu oynamak istemeyince oyunu roman hâline getirmiş ve adını da Çalıkuşu koymuş. Bu roman neden bu kadar çok sevilmiş, ilk yayımlandığı tarihin üzerinden yüz küsur sene geçmiş olmasına rağmen romana olan ilgi neden hiç azalmamış, onu ayrıca değerlendirmek istiyorum. Yalnız şurası kesin ki Feride karakteri Türk edebiyatı için yepyeni bir karakterdir. Dönemin genç kız/kadın tiplerinden epey farklıdır. Genelde kadın yazarların kadın karakterler üzerinden kurduğu olay örgülerine alışığızdır fakat Reşat Nuri’nin romanın merkezine böyle uçarı bir genç kızı koyarak bütün romanı onun etrafında inşa etmesi yeni bir durumdur. Feride, hikâyesini neredeyse bebeklik döneminden itibaren anlatmaya başlar. Babası askerdir, Feride iki buçuk yaşlarındadır ve annesi hastadır. Hayatının ilk yılları zorluklar içinde geçen Feride sevdiklerini teker teker kaybeder; önce annesini, sonra büyükannesini ve nihayet babasını. Bu ölümler onun on iki yaşına kadar geçen hayatında yaşadıklarıdır. Annesinin ölümünden sonra babası onu teyzesine, Kozyatağı’nda bulunan köşke gönderir. Daha sonra büyükannesi de ölünce babası Feride’yi, kendi tabiriyle on sene kapalı kalacağı ‘‘Sör Mektebi’’ne yazdırır. Burası eskilerin deyimiyle bir ecnebi mektebidir. Okulun tam adı ise Notre Dame de Sion’dur. Bu da romanın önemli detaylarından biridir. O dönem, genç bir Türk kızının Fransız mektebinde eğitim görmesi dikkat çekicidir, çok fazla da örneği yoktur. Feride’nin hikâyesini anbean aktarmayacağım tabii. Romanın ikinci bölümü başladıktan kısa bir süre sonra günlükteki olaylar günü gününe yaşananları aktarmaya başlar. Feride’nin ta Musul yıllarından başlayan hikâyesi, okulu bitirip romanda B. olarak geçen Bursa’ya gelmesiyle beraber romanın asıl zamanına yetişir. İşte buraya kadar olan bölümde Feride’nin neredeyse yirmi yıllık hayat hikâyesini bir çırpıda okuruz. Feride’nin Anadolu’ya gitmesi romanın belki de en önemli dönüm noktasıdır. Feride uçarı, ele avuca sığmaz, rahat tabiatlı, yaramaz, aynı zamanda gözü pek bir kızdır. Bu mizacını köşkte de yatılı okuduğu mektepte de herkese gösterir. Daldan dala atladığı, ağaçlara tırmandığı için de bir hocası tarafından kendisine ‘‘Çalıkuşu’’ yakıştırması yapılır. Bu kadar pervasız görünen bu kız, nasıl olur da başını alıp Anadolu’ya gider, her şeyi geride bırakır; önemli olan nokta budur. Romandaki belli davranışlar abartılıdır. Fethi Naci’nin de dediği gibi Feride abartılmış bir tiptir. Romanın diğer önemli kişisi ise teyzesinin oğlu Kâmran’dır. Feride’nin, teyzesinin köşkünde geçirdiği yıllarda Kâmran’la inişli çıkışlı bir ilişkisi olur. Köşkte çekindiği tek insan Kâmran’dır. O serbest, teklifsiz genç kız, mevzubahis Kâmran olduğu zaman anında değişir. Çekingenliği zamanla değişir, bir savunma mekanizması olarak Kâmran’a hep ters gider, onunla uğraşır. Kâmran ise çok nazik, ince ruhlu, hassas bir gençtir. Âdeta kız gibidir. Hatta zaman zaman Feride ona Kâmran Hanım yakıştırması dahi yapar. Feride ne yaparsa yapsın onu kızdırmayı beceremez. Feride’den 7-8 yaş kadar büyük de olan Kâmran bir ağabey gibidir. Zamanla işler değişir, her ne olduysa Feride’nin ortaya attığı bir yalan ve sonrasında yaşananlar aralarındaki ilişkinin boyutlarını birdenbire değiştirir. Onlar artık nişanlıdır. Bu geçişler bana çok hızlı ve alakasız izlenimi verdi. Benzer bir duyguyu Aşk-ı Memnu’da, yine akraba olan âşıklar Behlül ve Nihal’de de yaşamıştım. Birilerinin ortaya attığı iddialar neticesinde sanki kendini gerçekleştiren kehanet misali, bu akraba gençler bir araya gelmiştir. O yıllarda belki bu tarz ilişkiler normaldir fakat günümüz için düşününce biraz yüz buruşturucu bir etkisi de var. Özellikle lise çağındaki öğrenciler, romanı okurken kuzenlerin aşk yaşamasını yadırgıyor, bunu sorguluyor. Feride ve Kâmran iki zıt karakterdir aslında. Fiziksel özelliklerine bakacak olursak ikisi de oldukça güzel gençlerdir ancak kişilik özellikleri taban tabana zıttır. Feride ağaca çıkar, üstünü başını yırtar, kirletir; Kâmran ise üstü başı kirlenmesin diye bir taşa dahi oturmaz. Bu iki genç arasında bir gönül ilişkisi yaratmak bana göre romanın en gerçek dışı unsurudur. Sonuç olarak nişanlılık sürelerinde de Feride Ferideliğini yapar, Kâmran’dan köşe bucak kaçar. Onu sever ama sevgisini gösteremez. Rahat tabiatına rağmen utanır, nişanlı olduklarının söylenmesine bile tahammül edemez. Feride ne kadar baskın bir karakterse Kâmran da yine tam tersidir, oldukça siliktir. Neticede Kâmran iş için dört yıllığına Avrupa’ya gider. Bu gidişi destekleyen de Feride’dir. Avrupa macerası esnasında Kâmran Feride’yi aldatır. Tam düğün arifesinde eve gelen davetsiz bir hanım misafir bu havadisi Feride’ye verir. Romanın dönüm noktası da bu olayla birlikte yaşanır: Feride köşkü terk etmeye karar verir. Bundan sonra Feride’nin asıl macerası başlar. Herkesi, her şeyi geride bırakıp Anadolu’da öğretmenlik yapma hayaliyle gider. Artık Feride’nin yüzleşmesi gereken başka sorunlar vardır. Bunlar; geçim sıkıntısı, güzel bir genç kadın oluşu, dönemin muhafazakâr ortamı ve bürokrasidir. Bürokratik engeller yaşasa da bir şekilde B.’ye öğretmen olarak gönderilir. Kendisi bir Fransız mektebi mezunudur ama tek derdi İstanbul’u terk etmektir ve nereye, hangi görevle gönderileceği de pek umurunda olmaz. Coğrafya ve resim muallimi olarak B.’ye gider. Burada da bürokrasi yakasını bırakmaz. Tayin olduğu okula başka bir muallim daha tayin edilmiştir. Bürokrasinin kazığını ilk defa burada yiyen Feride, kendisini Zeyniler köyünde bulur. Romanın en karamsar mekânı Zeyniler’dir. Zaten Feride de bu köyün ölümü çağrıştırdığını sürekli söyler. Derme çatma evleriyle, siyah rengin hâkim olduğu yıkık dökük bir köydür burası. Okulu bile yoktur, ahırdan bozma bir yerde öğrenciler ders görür. Zeyniler Anadolu’nun gerçek yüzüdür. Yeşil Bursa’dan epey farklıdır. Feride’nin Bursa’dan bu köye yaptığı at arabası yolcuğu da sabah başlayıp akşamın geç saatlerinde bitmiştir. Zeyniler, Bursa’ya bağlı bir köydür. Reşat Nuri, Bursa’nın adını açık açık anmaz. Hep kısaca B. der. Detaylara baktığımız zaman buranın Bursa olduğunu anlarız. Zeyniler’in de Bursa’ya bağlı bir köy olması bunu doğrular. Romanın en dikkat çekici mekânı da Zeyniler’dir. Feride burada hayatını değiştirecek insanlarla tanışır. Bunlardan biri önceleri isimsiz bahsedilen doktor -ki sonradan Hayrullah Bey olacaktır- ile Munise’dir. Daha sonra yine bürokrasi devreye girer, köydeki okul öğrenci azlığından kapatılır. Feride Bursa’ya döner ve tam işsiz kalacakken kaderin bir cilvesi olarak okuldan bir arkadaşıyla karşılaşır. Romanın tamamı bir tesadüfler silsilesi desek sanırım yanlış olmaz. Feride’nin arkadaşı Kristiyan, Fransız bir gazete yazarıyla evlenmiş, eşinin Bursa’dan bahsedeceği bir dizi gazete yazısı için eşiyle birlikte Bursa’ya gelmiştir. Feride tam da en umutsuz anında kurtuluş biletini arkadaşında bulur. Bürokrasi Feride’nin işini bu zamana kadar hep zorlaştırmıştır fakat işte bu anda işler tersine dönmüştür. Bürokrasi Feride’den yanadır ve arkadaşıyla gazeteci eşinin nüfuzu, onlar hiçbir şey yapmamış olsa bile maarif müdürünün fikrini değiştirmesine yetmiştir. Zeyniler’den bile berbat bir köye gitmeyi kabul eden Feride işte bu mucize ile Fransızcasını konuşturmuş, Bursa’nın merkezinde bulunan Darülmuallimat’ın Fransızca hocalığına tayin edilmiştir. Feride gittiği hiçbir yerde huzur bulamamıştır. Kendisi inkâr etse de Kâmran’ı unutamaz. Gittiği her yerde çok iyi insanlarla karşılaşır. Romanın bir diğer kusurlu yanı da budur: Tesadüfler ve çok iyi insanlar. Bursa’da Hacı Kalfa, kendisine yardımcı olan eski arkadaşlar; Zeyniler’de doktor, Munise ve diğerleri. Bu iyilikseverlik silsilesi romanın sonuna kadar devam eder. Gittiği her yerde güzelliği de dillere destan olur. Bu da bana çok abartılı geldi. Çarşıda pazarda çarşafla dolaşan, yüzünü peçeyle örten kadınların bu kadar dillere düşebilmesi gerçekçi gelmedi. Belki de ben yanlış düşünüyorumdur, dönemin gerçekleri belki de benim düşündüğümden farklıdır, kim bilir? Güzelliği romanın sonuna kadar Feride’nin başına dertler açar. Dışarıdan bakıldığında serbest bir genç kız görüntüsü olsa da Feride namusuna çok düşkündür. Başlangıçta onu yanlış değerlendirenler olur, zamanla düşünceleri sebebiyle utanırlar, pişman olurlar. Bu dillere düşme sebebiyle Bursa’yı bırakmak zorunda kalır, bu defa da yolu Ç.’ye düşer. Ç.’nin Çanakkale olduğunu birkaç yerde net bir şekilde görürüz. Asker şehri olması, Feride’nin evinin Boğaz’a bakması ve siperleri görmesi gibi detaylar bize buranın Çanakkale olduğunu haber verir. Burada da Feride’nin talipleri olur, kendisi her zamanki gibi o Çalıkuşu yanına gösterir, kimselere yüz vermez. Nihayetinde nahoş bir durumun kıyısında bulur kendisini. Buradan da ayrılmak zorunda kalır, İzmir’in yolunu tutar. İzmir’de bir süre öğretmenlik bekler. Nüfuzlu bir beyin konağında mürebbiyelik yapar. Burada da bazı tatsız olaylar yaşar, bir şekilde ona Kâmran’ı hatırlatacak tesadüflerle karşılaşır. Buradan da ayrılarak son durağı olan Kuşadası’na gider. Çalıkuşu Feride, gerçek bir kuş misali daldan dala atlar. Bursa, Zeyniler, tekrar Bursa, Çanakkale, İzmir, Kuşadası. Tüm bunlar ortalama üç senelik bir dönemde yaşanmıştır. Burada yine tesadüfler devreye girer ve savaşın başlamasıyla birlikte Zeyniler’deki isimsiz doktor tekrar ortaya çıkar. Savaşın başlamasına kadar romanın tarihiyle ilgili net bir bilgimiz yoktur. Savaştan kasıt, Birinci Dünya Savaşı’dır. Hâliyle romanın başlangıcını 1900’ler olarak düşünebiliriz. Feride, Anadolu’ya 1910’larda gitmiştir. Savaşla birlikte görev yaptığı okul hastane olmuştur. Kitaplarını almaya gittiği bir gün doktora tesadüf eder. Doktor Hayrullah Bey, romanın sonuna kadar Feride’nin hayatında büyük bir rol oynayacaktır. Romanın devamıyla ilgili detaylara girmeyeceğim. O iyi insanlar o muazzam tesadüflerle Feride’nin hayatına hep olması gerektiği yerde dâhil olurlar. Hayrullah Bey’in himayesi, Feride’nin yaşadığı acı tecrübeler ve en nihayetinde yine İstanbul’a dönüş ve son. O son nasıldır, mutlu ya da mutsuz mudur, onu da okurlara bırakıyorum. Romanda olay örgüsü oldukça hareketli. Birçok mekân ve birçok karakter var. Bu mekânlar ve karakterler arasında birçok tesadüf yaşanıyor. Okurken bunca tesadüf olması beni bir yerden sonra sıktı. Bu kadar tesadüfü bir kusur olarak değerlendirmek lazım. Romanda Anadolu gerçeği zaman zaman çarpıcı bir şekilde anlatılmış. Ancak Reşat Nuri’nin Anadolu’su Bursa’dan daha doğuya gitmez. Yazarın Feride’yi dolaştırdığı yerler özetle Marmara ve Ege’nin dışına çıkmaz. Aslında bu tamamen Reşat Nuri’nin hayatının romana bir yansımasıdır. Çünkü kendisi de romanda bahsettiği şehirlerde bulunmuştur. Babası tıpkı romandaki Hayrullah Bey gibi askerî doktordur. Babasının mesleği dolayısıyla da birçok yere gitmiştir. İstanbul’da doğmuştur. İlköğrenimine Çanakkale’de başlamıştır. İzmir’deki Saint Joseph Lisesinde bir süre öğrenim görmüştür. Fransızca ve Türkçe öğretmeni olarak çeşitli okullarda görev yapmıştır. Bursa Sultanisi de bu okullardan biridir. Baktığımız zaman İstanbul, Bursa, Çanakkale, İzmir gibi yerlerin Reşat Nuri’nin hayatındaki önemini görüyoruz. Hâliyle bizzat gördüğü yerleri romanında mekân olarak kullanmıştır. Reşat Nuri’nin Millî Edebiyat Dönemi’nde önemli bir yeri vardır. Kullandığı dilin sadeliği, Anadolu’yu anlatan ilk romanlardan birini yazmış olması, gözlemci gerçekçilik etkisi onun başarısının başlıca sebeplerindendir. Bu Anadolu’yu anlatma hususunda Nurullah Ataç şöyle söyler: ‘‘Çalıkuşu, Türk romanının İstanbul’da kalmayıp bütün yurda yayılmasının başlangıcıdır. R. N. Güntekin’in o yapıtı bize ülkeyi anlatabildi mi? Anlatamamış olsa da adını andı.’’ Yani romanda belki Anadolu’yu istenilen ölçüde göremeyiz ama buna bir teşebbüs vardır. Roman zamanı da Feride’nin çocukluk devresini anlattığı bölümü geçip Kâmran’la nişanlanmasından itibaren değerlendirilirse 10 yıllık bir periyodu kapsar. Romanın son bölümüne değinmek istemedim ancak Feride’nin hayatı, Hayrullah Bey’le olan ikinci karşılaşmasından sonra oldukça değişir. Hayatının bu devresinde 2-3 yıl kadar Kuşadası’nda kalır. Bu dönemde yaşanan bazı olaylar neticesinde yolu tekrar ailesinin yanına düşer, Tekirdağ’daki teyzesine gider. Tekrar Kâmran’la karşılaşır ve olaylar gelişir. Tekirdağ’a ilk gidişle bu son gidiş arasında 10 yıl vardır. Artık Feride o eski Feride, Kâmran da o eski Kâmran değildir fakat aralarındaki sevgi bağı hâlâ aynıdır. Toparlayacak olursam roman, Fethi Naci’nin de dediği gibi bir rastlantılar romanıdır. Reşat Nuri, acıklı klişe sahnelerle okurların duygusallığına dokunmaya çalışır. Bunu Feride-Munise, Feride-Şeyh Yusuf Efendi, Feride-İhsan, Feride-Hayrullah Bey, Feride-Kâmran, Feride-Necdet (Kâmran’ın oğlu) ilişkisinde bol bol görmek mümkün. Dikkat edilirse ortak nokta hep Feride’dir. Tabii farklı kişiler de örnek verilebilir. İşte bu tesadüfler ve klişe dram, romanın zayıf noktasını oluşturur. Reşat Nuri okuru istediği gibi yönlendirir, her an bir tesadüfle yepyeni bir sürpriz ortaya koyar. Bir yerden sonra okur da olayları tahmin edebilir hâle gelir. Çalıkuşu’nun sevilme, ilk yayımlanma tarihinin üzerinden yüz küsur yıl geçmesine rağmen hâlâ aynı ilgiyle okunma sebebi de işte bu tesadüfler, iyilikler ve klişe dramlar silsilesidir. Rahat okunan yapısıyla, samimi üslubuyla her okur kitlesine hitap ettiğini söyleyebiliriz. Olumsuz eleştirilerim romanın teknik yönüyle ilgili. Yoksa ben de yıllar sonra yine keyifle, tatlı bir tebessümle okudum. Bu arada romanın dili, dönemine göre sade olmakla beraber yine de özellikle lise çağlarındaki okurlar için anlaşılmayacak birçok kelime içeriyor. Okuduğum baskıda 400 küsur dipnotla kelime açıklaması verilmişti. Bu da genç okurlar için önemli bir nokta. Son cümlelerim de yayınevi için olacak. İnkılâp Kitabevi, yakın zamanda Reşat Nuri kitaplarını yeni kapak tasarımlarıyla tekrar yayımladı. Bendeki bu yeni baskı değil. Kaçıncı baskı olduğu kitapta yazmıyor ama biraz araştırınca 83. baskı olduğunu buldum. Kitapta öyle hatalar var ki tek tek yazmak çok zaman alır. Harf atlamaları, yanlış yazımlar çok fazla. Hatta bir yerde beş ay yazılması gerekirken beş yıl yazılmış. Buna benzer bazı ifadeler kafa karıştırmış. Maalesef bunca baskı yapmış bir kitaptaki hataların kapak değiştirilince düzeltilmesi epey geç kalınmış bir hamle olmuş. Yazarın yayınevindeki telifi, önümüzdeki sene içerisinde dolacak. Fahiş fiyatlardan almak istemeyen okurların bir sene daha sabretmesini öneriyorum.
ÇalıkuşuReşat Nuri Güntekin · İnkılâp Kitabevi · 2019123,4bin okunma
·
683 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.